Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 19 Ekim 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 22


Bugünkü sohbetimize Hz. Peygamber Efendimiz'in kelâm-ı âlisiyle başlıyoruz.

"Ben ilmin şehriyim; Ali o şehrin kapısıdır."

Burada Ali, mürşit anlamına da gelebilir. Mürşitlerde Hz. Ali (k.v.)'nin neşesi vardır. Onlarda irşat, ahlâk ve fazilet, saha ve vefa görülür. Kemalât-ı insanîyye, ahlâk-ı hamide, evsâf-ı cemile, azizanın vasıflarıdır. Azizan cömerttir. Gerek maddî gerek manevî yönden cömerttir. Cömertlik, onların şiarı ve sıfatıdır. Hz. Ali (k.v.) de öyle idi. Bir sefer anında yanlarına bir Arabî geldi. Hz. Ali (k.v.)'nin kölesinden su istedi. Köle, İmam-ı .Ali'ye sordu:

-Yâ Ali! Şu Arabî su istiyor, susamış.

-Ver, o zaman.

-Ama su kendimize az kaldı.

-Ne kadar varsa ver; hepsini ver.

Köle vermek istemeyip:

-Yâ Ali, su arkadaki devenin üstünde, deyince

Hz. Ali (k.v.):

-Devesiyle ver, diye buyurdu.

Önce suyu ver, dedi. Su, arkadaki devenin üstünde deyince devesiyle ver, dedi. Bu sefer bunu duyan köle, oturduğu yerden kalkıp İmam-ı Ali'nin yanına sokuldu.
Hz. Ali (k.v.) kölesine:

-Niye yanıma sokuldun? deyince

-Kölesiyle ver dersin, diye korktum yâ Ali! dedi.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hz. Peygamber Efendimiz, yine başka bir hadis-i şeriflerinde Hz. Ali (k.v.)'e hitaben şöyle buyurdu:

"Kanın kanımdan, etin etimden, cismin cismimden, ruhun ruhumdan yâ Ali"

Peki, ya diğer sahabe, çâr-ı yâr-ı güzîn, yâr-ı şefik, müşfik arkadaş, sıddık Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Muhammed (s.a.v.), ne demişse bir an bile tereddüt etmeden kabul etmiştir. İşte miraç olayında: Hz. Peygamber Efendimiz, miraç'tan döndüğünde miraçta gördüklerini anlatırken Kureyş:

-Bu iyice zırvaladı. Bugüne kadar ufak tefek şeyler vardı ama bu yalan yenir yutulur değil. Ebu Bekir de ona hep inandı. Bu sefer buna inanacağını zannetmiyoruz, dediler. Gidip Hz. Ebu Bekir (r.a.)'e.

-Yâ Ebu Bekir! Bugüne kadar Muhammed, çok yalan söyledi. Sen hepsine inandın. Ama bu sefer ki yalan, öyle ufak tefek değil. Bakalım, buna da inanıyor musun? diye sordular.

-Hz. Ebu Bekir (r.a.):

-Bunları O mu söyledi? dedi Kureyşliler:

-Evet, yâ Ebu Bekir! dediklerinde, Hz. Ebu Bekir:

-O, bugüne kadar ne söylemişse ve bundan sonra ne söyleyecekse hepsi doğrudur. İnandım ve inanıyorum. O'nun mübarek ağzından yalan çıkmamıştır ve soyunda da yalancı yoktur, diye buyurdu.

İşte bu teslimiyet ve inanç, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ı "Sıddıkiyet" makamına yükseltmiştir. Her azizanın bir Ebu Bekir meşrep dervişi vardır. O derviş, teslimiyette yüksek bir derviştir. Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'nin fakirin gıyabında benim olmadığım bir sohbetlerinde söylediği söz vardır. İhvan-ı kiram bu haberi bana getirdiler:

-On üç yaşımdan beri dervişim. Şunca yaşımdan beri şeyhim ama ne dervişliğimde ne şeyhliğimde bu Kütahyalı kardeşiniz Hafız Mehmet Efendi gibi teslimiyetli birine rastlamadım ve o benim Ebu Bekir'imdir.

Hz. Ebu Bekir (r.a.), sıddıkiyetin, sadakatin, teslimiyetin, yüksek ve müşfik arkadaşlığın sembolüdür. Hz. Ömer (r.a.), yüksek adaletin sembolü. Hz. Osman (r.a.), edebin, hayânın sembolüdür. Hz. Ali (k.v.), ilmin sembolüdür. Ama Alevî kardeşlerimiz, burada sadece Hz. Ali'yi çekip: "Ben Ebu Bekir'e, Ömer'e istersem hürmet ederim," derler.

İşte anlaşamadığımız nokta burasıdır. Onlara göre diğerleri çok önemli değil. "Ebu Bekir, yaşlılık dönemlerinde müslüman olmuş ama Hz. Ali müslüman olduğunda daha çocuktu," diyerek bunu bahane ederler. Daha da ileri giderek kendi kızını kuma gömdüğünü ileri sürerler. Hatta Hz. Ayşe validemiz ile Hz. Peygamber Efendimiz'in izdivacını bahane gösterip bunu bir siyaset olarak değerlendirerek: "Bunu, Ebu Bekir kendini güçlendirmek için yaptı," derler ve böyle ufak tefek farklar gözetirler. Ancak izdivaçta, Hz. Ayşe validemiz için Hz. Ebu Bekir (r.a.):

-Yâ Muhammed! Ayşe ile nikâhlan, diye buyurdu.

Bu bir feragattir. Peygamber kayınpederi olmanın manevî hazzı ve zevkidir. Birçok güzellikler vardır. Hepimiz, Kuran'a, Allah'a, kitaba bağlıyız. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), kitabımız Kuran, dinimiz İslâm. Sünnîsi'yle Alevîsi'yle beraberiz. Gerek mezhepler gerek turuk-ı âliyyenin farklılığı çok yoğundur. Aslında bunların hepsi bir İslâm ihtişamıdır. Onun için hepsine iyi gözle bakmak ve iyimser olmak lâzım. O öyle anlamış; bu böyle anlamış. O, öyle yorum yapmış; bu böyle yorum yapmış. Yapabilir. Bunları değerlendirirken şöyle düşünmek lâzım:

Bunların hepsi, bir bahçenin çeşitli renkli, kokulu çiçeklerine benzer. Eğer böyle düşünmezsek geçmişte olduğu gibi bugün de çok yanlışlıklar yapılır. Çok kan dökülür.

Bu İslâm dini, İslâm tarikatları içindeki ihtişamdır. Bir de Hristiyan dini ve bu dinin tarikatlarını düşünün. Mezhepleri düşünün. Orada daha çok mezhep ve tarikat var. Kendilerine göre davaları çürük değil ama bize göre çürük.

Bize göre niye çürük? Çünkü İsevîyyet de Musavîyyet de hükmünü icra etmiştir yani hükmü tamamlanmıştır ama İslâmiyet evrenselleşmiştir. İslâmiyet'in ise zaten gelişimi, oluşumu evrenseldir. Çünkü son dindir. Sonradan evrenselleşmiş değil, aslı itibarı ile evrenseldir ve kıyamete kadar da bakidir. Verdiği hükümler ve vereceği hükümler için içtihat kapısı açıktır. Nitekim içtihat tıkanmamalıdır. Kuran ve hadise bağlı devamlı içtihatlar, yenilikler yapılmalıdır. Çünkü zaman yerinde durmuyor. Eğer içtihat kapısı kapanırsa, İslâmiyet'in önünü tıkarsınız. İçtihat kapanmayacak ki kıyamete kadar icmâ dediğimiz elit tabaka, bilge kişiler toplanıp değişen zaman ve zemine göre hükümler alacaklar; içtihatlar yapacaklar. Bu açıklıklar ve müçtehitlerle, İslâm'ın önü açıktır.

"İslâm'ın bu ihtişamı karşısında bir cennet bahçesini; şadırvanı, suları, alttaki çakıl taşlarını, cevherleri, yakutlardan, zümrütlerden oluşan taşları, içinde yüzen balıklan, uçuşan böcekleri, rengarenk çiçekleri, vs. içeren güzellikleri görüyor gibi burada hoşgörülü olmalı ve seyire bakmalıdır."

İşte İslâm, her türlü mezhebi ve tarikatıyla birbirinden farklı güzelliklerle bezenmiş bir din-i mübindir. Hepsi müslümandır. Bunu böyle düşünmek lâzım. Yok benimki, hayır seninki dersek bu bizi çıkmaza götürür. Yine tekrarlıyorum. Mekke'de Beytullah'ta bunun en güzel örneğini görürsünüz.

Onca insan, istedikleri gibi yatarlar kalkarlar. Bakarsın bazıları, Nijerya tarafları, imam: "Allahuekber" dediği halde kaşınır, sağına soluna, saatine bakar. Ne zaman Fatiha okudu, ne zaman zammı sure okudu hiç belli değildir. Ama hepsi pırıl pırıl insanlar. Âdeta çocuk gibiler. Bu kadar masum insanlar.

Sen öyle görmüşsün öyle yapmışsın; öteki öyle görmüş böyle yapmış. Senin mezhebin bunu diyor; ötekinin mezhebi onu diyor. Senin tarikatın bunu diyor; ötekinin tarikatı onu diyor. Eğer insan, kavga edecekse ona ömrü yetmez. Binlerce mezhep, binlerce tarikat var.

"Kavga edeceksen içindeki ile kavga et de cümleyi dost gör. İçindeki nefs-i emmârenin başını ez de bütün yaratıklara yaratanın gözüyle bak. İste o zaman saadet ve mutluluk bulursun. Başka türlü insan mutlu olamaz."

Hz. Ali (k.v.)'nin bir sözüyle bugünkü sohbetimizi tamamlayalım. İmam-ı Ali (k.v.), ne buyuruyor. Ama daha önce yeri gelmişken burada hemen şunu da ifade etmek gerektiğine inanıyorum. Sahabeler anılırken radiyallahu anh, Hz. Ebu Bekir (r.a.) Ömer (r.a.), Osman (r.a.) Ali (r.a.) denilmesi lâzım. Ancak Hz. Ali (r.a.)'yi anarken ilâvesi olduğunu "Kerremallahu vech"' unutmamalıyız.

Kerremallahu vech: Allah onun vechini ikramlı kıldı, demektir. Buradaki ikramlı kılmak yani vech demek. Hz. Ali (k.v.)'nin ilm-i ledün sultanı olan Hz. Peygamber Efendimiz'in vârisi olduğunu anlatır. Diğerleri Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer. Hz. Osman de cümle İslâm'ın ve insanlığın medarı iftiharıdır. Bitmek tükenmek bilmeyen güzellikleriyle İslâm'ın ve insanlığın baş tacıdır.

Yukarıda zikrettiğimiz gibi onların her birisinin de ayrı ayrı kemalât ve güzellikleri vardır. Görüş farkı. Zaten böyle olması da doğaldır. Dört halifenin meşrebi, tıpa tıp aynı mı olsun? Allah, var oluştan beri aynı meşrepte iki tane insan yarattı mı? O, birdir. İnsanların meşrepleri farklıdır. Birisi birisinden şu konuda farklı, birisi öteki konuda farklı, bir diğeri başka bir konuda farklı. Hepsi bir bütündür. Burada yeri gelmişken Hz. Ali (k.v.)'nin sözünü zikredelim:

"İlim, bir noktadır. Cahiller onu teksir ettiler yani çoğalttılar."

Nokta nedir? Kalemin değdiği yerdir. Ehl-i hakikatin nazarında ilim yine noktaya irca edilir. O nokta nedir? İnsanın kendi yapısı, kendi başı ve kendi varlığıdır. Bütün ulûm-ı fünûn o noktanın içinde yani insanın kendinde mevcut ve meknuzdur.
İcat etmeler, bulmalar, var olanın vakti saati gelmesiyle ortaya çıkmasıdır. Yeni bilgi öğrenmek değil; var olanı bilmektir. Kendinde var olanı, aslında var olanı... Bildiğinin açığa çıkması, bilimin bir yerde görüntülenmesi demektir. Öğrendiğimiz her şey aslında biz de var. Öğrendik demekle kendimizde var olduğunun bilincine erdik, demek aynıdır.

İşte insan, mecmâu'l bahreyndir. İlimlerin deryası, deryaların deryası, suretlerin özü, özlerin de özüdür. Hazretü'l insan. Onun için erkeği ile kadını ile Kuran'ın hedefi insan. Allah'ın muhatabı insan. Ehl-i tasavvufun muhatabı insandır.

Mutasavvıf kişi, önce kendi kendini tanımış; kendi kendiyle dost olmuş; kendi kendini teskiye etmiş; kendi kendini arıtmış; durunmuştur. Ondan sonra artı özellikler, ilâhî özellikler kendisinde buluşmuştur. Sonra ona: "Sen de irşat et," diye icazet verilmiştir. "Et satarım met satarım ustam gitmiş ben satarım" diye onlar dükkân açmışlardır.

Dükkân nedir? Marifet mektebi yani dergâh, tekke. Ticarî emtâ taşıyan bir dükkân değil. Bazıları onu öyle abartırlar. Şeyh Efendi'ye gelen hediyeleri öne sürerek ileri geri konuşurlar.

"Hediyeyi talep etmeyin, ama red de etmeyin."

Niye reddetmeyelim? Kabul etmezsek getiren incinir. Alırsın ama mukabele edersin. Turuk-ı âliyye budur. Bunca zevât-ı âli, asırlar boyunca bin küsur seneden bu tarafa insanlığın ölümsüzlük defterine ibkâ imzasını atmış. Hayat-ı cavidan sahibi olmuşlardır.