Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 25 Mayıs 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 18


Bugünkü sohbetimize Gaybî Baba'nın divanından nutk-ı şerif okuyarak başlayalım. Gaybî Baba, bu nutk-ı şerifinde şunları buyurmuş:

Ben demekten geç bu sende ben diyen Hakk'dır beyim
Belki can ayn-ı bâtındır cümle ten Hakk'dır beyim

Hüsnü zahir olmak icün nevbenev hil'ât giyüp
Ahsen-i surette da'im devr iden Hakk'dır beyim

Arş-ı dilde ma'rifet miracın eden arifa
Vech-i âdemden cemâli gösteren Hakk'dır beyim

Dediler âgâh-ı vahdet ger nebî vü ger velî
Adem u alem donunu bürünen Hakk'dır beyim

Dîde-i Gaybî ile baksan hakikat âşıka
Zerre zerre kâinatta görünen Hakk'dır beyim

Baştan itibaren bu zengin sözleri ve güzel ifadeleri açıklamaya çalışalım:

Ben demekten geç bu sende ben diyen Hakk'dır beyim

Gaybî Baba: "Ben demekten geç; bir başka ben diyen var. Onu ara" demekle gerçek ben diyenin içerde öz varlık olduğunu anlatmaya çalışıyor. Aslında Hz Gaybî, cümle insanlarda doğulusunda, batılısında, güneylisinde, kuzeylisinde "Ben diyen Hakk'dır, beyim" diyor.

İçerdeki can, bu ten kafesini terk etse insan ne söyleyebilir; ne konuşabilir? Bir tek harfi bile çıkaramaz. İş bitmiştir. Artık " Kafesteki kuş uçtu. Boş kafese itibar olur mu? "

"Eğer kafesten bir ses geliyorsa insanlar onu kafesten değil; onu kafesin içindeki bülbülden bilmeliler."

Vücudu bir kafese benzetirsek, bu vücut kafesinin içinde bir can bülbülü var. Bir can kuşu var. Gerçek ben diyen, işte odur. Ama bu ben ben deyiş, bedenden yansıdığı için halk, burada gerçek ben diyeni yani içerdekiyle dışardakini ayıramaz. Dışardaki dediğim nedir? Cismanî yapı...

"Cismanî yapı olmasa ruh, can kudretini nereden ve nasıl ifade eder? Ruh olmasa bu ten, ne işe yarar? "

Çok canlı bir misâl: Neyzenin elindeki ney yani o kamış olmasa neyzen içindeki görüntüye gelmemiş olan terennümünü, feryadını, esrarını nasıl ifade eder? Ney dediğimiz kamış, neyzenin içindeki gizlilikleri ifade eder. Onun için ney'le ilgili şöyle güzel bir söz vardır.

Anlamaz nâyın sedasın değme molla neydiğün
Anı Mevlânâ'ya fehm ettirdi Mevlâ

Bu güzel ney'in sedasını, ne demek istediğini değme molla anlamaz. .Ancak onu Mevlâ, o ney'in terennümünü, o ney'in esrarını Hz. Mevlâna'ya fehm ettirdi; anlattırdı. Tabii, burada ney bir sembol. Ney Hz. Mevlâna'nındır. Ney evliyaullahtır. Onun gibi boşalmıştır. Masivadan arınmış ve durunmuştur. Safi olmuştur. İçi boş bir kamış gibi olmuştur. Hz. Mevlâna'nın vücudu, kâmil insanın vücudu her türlü nefsanî arazdan temizlenmiş, safiyyete erişmiştir. O zaman o safî, net vücuttan söyleyen Hak'tır

Belki can ayn-ı bâtındır cümle ten Hakk'dır beyim

Cümle ten, hepsi demek anlamına gelir. Fakat hayır! Burada cümle ten dediği: Şu sırtımızda taşıdığımız, ruhu içinde taşıdığı, ruhun elbisesi olan ve bineği gibi görünen ten yapımız dahi Hak'tır.

Bu vücut rahm-i maderden böyle geldi. Ruhla beraber geldi. O dahi Hak'tır. Onun dışında değildir. Bunlar tefekkür işidir. Çok yüksek tezekkür işidir. Böyle lâfla ve okumakla anlaşılacak şey değildir. Eğer sadece okumakla kişi, kâmil olabilseydi herkes okur herkes olabilirdi. Ama böyle değil. O kitaplar, insanlar tarafından yazılmıştır. Kâmil kişi ise, kemalini o derece yüceltmiş ki, içindeki kemalini kitapla gelecek kuşaklara yansıtmış. Soyut olan manayı, zevki, esrarı, terennümü somutlaştırmış. Neyle? Vücudu, cismanî yapısıyla somutlaştırmıştır. O halde ruh ne kadar hazinedir; ne kadar manadır. Her türlü güzelliktir. Ama bu güzelliğini yansıtmak için ten dahi o nisbette mükemmeldir. Çünkü birbiriyle bütünleşmek suretiyle gerçek ifade olan hakikat ortaya çıkmıştır.

Hüsnü zahir olmak için nevbenev hil'ât giyüp

Allah, kendi bizatihi güzelliğini ortaya koymak için nevbenev (değişik biçimlerde) elbise giyip yeni isimler, yeni etiketler, yeni görüntülerle zuhur eyledi.

Eşya devamlı hareket halinde devamlı değişkenlik yapıyor. Bir biçimden, bir formdan, bir şekilden ikinci bir şekle terfi ettiği zaman, birinciden eser görünmüyor. İkinci bir aşamada eşyanın hem ismi değişiyor hem görüntüsü, hem yapısı değişiyor. Her birisinden bu değişiklik, devam ediyor gidiyor. Gözden kayboluyor ama bir başka türlü bir başka şekilde, bir başka elbise ile yeniden "isbât-ı vücut" ediyor. O, güzelliği ortaya koymak için nevbenev hil'ât giyüp:

Ahsen-i takvimde da'im devr iden Hakk'tır beyim

Ahsen-i takvim güzellik. Bir güzel düşünün. O güzel, şu elbiseyle güzel. Ama o elbiseyi çıkarıp başka bir elbise giyince çirkin değil. Hangi elbiseyi giyerse giysin o, yine güzeldir. Kuran-ı Kerim'de ne buyruluyor:

"Biz, insanları en güzel biçimde, en güzel kıvamda, en güzel görüntüde yarattık." ( Tin Suresi, ayet 4 )

Çirkin yok. O güzellik suretinde, daima devr eden Hak'tır. Buradaki devir nedir? Eşyanın girdiği merhale. Meselâ bir şekeri düşünün. Bir lokma ekmeği düşünün. Ekmek, ekmek olduktan sonra geriye doğru sayalım. Ekmek, ekmek olmazdan evvel hamurdu. Hamur olmazdan evvel undu. Un olmazdan evvel buğdaydı. Buğday olmazdan evvel sararmış bir ottu. Sararmış ot olmadan önce yeşil bir ottu. Daha önce neydi? Topraktı. Bir tohumdu. Toprak, o tohumu deşti. Patlattı ve şerh etti. Neşv ü nema (hayat) buldurdu. Bu hayat bulan o bitki, önce yeşil yaprak iken sonra sarardı başak oldu. Sonra biçildi; savruldu; kesildi; samanıyla sapı ayrıldı buğday oldu. Sonra buğday değirmene gitti un oldu. Un tekneye girdi hamur oldu. Hamur firma girdi. Pişti, ekmek oldu.

İşte bu şekil değiştirmelerin her birisinde, bir başka şekle giriş çıkış var. Eşya kaybolmuyor; ismi değişiyor.

"Buğdayla un ayrıdır. Buğdaya un, una buğday denmez. Buğdaya buğday, una da un denir."

Bu değişen varlık, her ne kadar elbise değiştirip değişik şekillerde görülüyorsa ve bu güzelliğini görüntülüyorsa da aslı itibarı ile tek şeydir. Buğday buğday olduğu zaman kimyevî terkip olarak neden ibaretse un olduğu zaman da aynıdır. Geçmiş örneklerde verdiğimiz gibi su, dolu da olsa, kar da olsa, buz da olsa, aysberg de olsa, kaynasa buhar da olsa oksijen hidrojendir. Şekiller değiştikçe asıl terkip, maye-i asliye değişmez. O tek şeydir. O, şey-i vâhiddir. O, her zaman için bir çarpı bir, eşit birdir. Değişen surettir. Suret, değişik suretlerle bir görüntü yapar. İşte "Kulhu vallahu ahad" "Allah birdir."

Arş-ı dilde ma'rifet miracın eden ârifa

Burada ne diyor? Neymiş arş? Arş deyince millet başını göğe kaldırıyor: "Arş, yukarıdadır," diyor. Evet doğrudur. Ama başka bir arş var. Zira âlemde olan her şeyin âdemde örneği var. Geçmiş sohbetlerde bahsettik. Hz. Gaybî, başka bir nutkunda bunu şöyle ifade eder:

Her ne ki var âlemde örneği var âdemde
Bulasın seni sende âdeme gel âdeme

Onun gibi. Arşın, gökyüzünün âdemdeki olanı gönüldür. "Gönül arşında, gönül yüceliğinde, gönül sonsuzluğunda, marifet miracın eden arifa!" Demek ki, miraç, gönül fezasında olur. Gerçekte miraç da budur. Hocalarımızın anlattığı şer'î miraç bunun zahiridir. Ona marifet miracı diyorlar. O gönül sonsuzluğunda arif olan kişiler, marifet yoluyla miraç etti yani yükseğe çıktı. Urûc etti. Gerçeği tanıdı. Böyle bir arif gönül arşında miraç ettiyse o arif kişi nedir? Hak'la Hak olmuş kâmil velidir.

Vech-i âdemden cemâli gösteren Hakk'dır beyim

Allah, onun vechinden (yüzünden) kendi güzelliğini yansıtmıştır. Ondaki güzellik, Hakk'ın kendi güzelliğidir. Onu Hak'tan ayrı görmek yanlışlık ve cehalettir.

Dediler âgâh-ı vahdet ger nebî vü ger velî

Birliğe agâh olan (haberdar) bütün nebiler ve veliler, vahdet birlikçileri şunu söylediler: "Âdem vü âlem donunu bürünen Hak'dır beyim" Şimdi burada bütün nebilerin ve velilerin ifadesine göre Hak, bir dona bürünmüş. O halde o don dediği, şu cismanî yapıdır. O, onun içine girmiş ve oradan kendini göstermiştir. Arifler için âlemde de olsa, âdemde de olsa, eşyada da olsa nereden görünürse görünsün her zerreden Allah kendini gösterir. Bir kâmilin ifadesi şöyledir:

Her zerre bir nur her katre bir zuhur
Uçup giderler visale doğru

Bir zerre dediğin o bir nurdur. Nur olmakla beraber zuhurdur. O. harekettedir. Canlıdır. Canlı olan bir şey ise elbise değiştirir: şekil değiştirir. Bir aşamadan öbür aşamaya terfi eder. Biraz evvel örneğini verdiğim ekmekte olduğu gibi.

Dîde-i Gaybî ile baksan hakikat âşıka

Kendi gözünle değil de Gaybî'nin gözüyle sen şu dünyaya, şu evrene, ya da şu âleme daha kısası şu âdeme baksana!

Zerre zerre kâinatta görünen Hakk'dır beyim

Eğer bir gün Gaybî'nin gözlüğünü gözüne takar da onun gördüğü gibi görürsen bu kâinatın her zerresinde zerre zerre görünenin Hak olduğunun yüksek idrakına, izanına, zevk ve bilincine erersin. Hak erenlerin işi böyle!

Gaybî Baba'nın divanında mürşid-i kâmili Enderun Şeyhi İbrahim Efendi'ye diğer bir ifade ile Eğridirli İbrahim Efendi'ye yazdığı bir nutuk var. Gaybî Baba, Şeyhi İbrahim Efendi'ye şunu söylüyor:

Elin aldım öperek gayri eli neylerim
Yolun buldum azizim gayri yolu neylerim

Bizi bize bildirir benliğimiz öldürür
Aşk ile doldurur gayri dolu neylerim

Cümle erlerden kavi dostlara mürüvetli
Sözü baldan lezzetli gayri balı neylerim

Pirin yüzü Hakk yüzü pirin özü Hakk özü
Pirin sözü Hakk sözü gayri sözü neylerim

Dersi Gaybî okutur cana lezzet akıtır
Hakk kokusu kokutur gayri gülü neylerim

Hz. Gaybî, Azizi Olanlar Şeyhi İbrahim Etendi (k.s.)'ye öyle söylüyor. "Elin aldım öperek" Artık ben, o eli öptüm ve bana başka el gerekmez. Burada başka el gerekmez derken, onun eliyle başkasının elini ayırıyor gibi düşünebiliriz. Ama aslında öyle demek istemiyor. Artık ben onun elini öptüm ya bütün eller onun elidir. Ben kimin elini öpersem, onun elini öpüyorum. Çünkü o sevgiliyi, cümlede görüyorum.

Yolun buldum azizim gayri yolu neylerim

Artık benim için başka yol kalmadı. Ben azizimin yolunu buldum.

"Cenab-ı Hak sıratı müstakim üzredir." ( Hud Suresi, ayet 56 )

Ben, onun yolunu buldum ve bana başka bir yol gerekmez. Başka yol kalmadı. Bu konuda Hz. Niyazî Mısrî'nin eş değer sözü vardır:

Ey gönül gel Hakk'a giden râhı bul
Ehl-i derd olup derûnî âhı bul
Canın ilindeki şems ü mâhı bul

Âdem isen semme vechullahı bul
Kande baksan ol güzel Allah'ı bul

İşte Gaybî Baba da bunu demek istiyor. Ben, Hak yolunu buldum. Başka yol, bana gerekmez. O Hak yolu ki, ne yapar?

"Bizi bize bildirir benliğimiz öldürür". Olmadık bir benlik, aslında bir evham. Evham nedir? Olmadık şeyi var saymak. Bir benliğin üstündeydik ve ben ben diyorduk. Ama işin sonunda baktık ki, ben diyenin Hakk'ın kendisi olduğunu idrak ettik. Ondan başka kimse ben diyemez. Onu, ondan başka kimse sevemez. Onu, ondan başka kimse göremez. Onu, ondan başka kimse bilemez. O, kendini kendiyle bilir. O, kendini kendiyle sever. Çünkü O'nun varlığının dışında ne sevecek ne de O'nu bilecek başka biri vardır. Varlık ve mevcut kendisidir ve O'nun kendisine aittir.

Aşk ile doldurur gayri dolu neylerim

Artık Gaybî'nin gönlü ilâhî aşkla, sevgiyle donandı. Başka doluya ihtiyaç yok. Dolu dediği, tasavvuf edebiyatında ve divan edebiyatında kullanılan sahbâ, mey, peymâne yani manevî içki, ilâhî aşktır. Artık buna gerek kalmadı, diyor. Çünkü ben, azizimin muhabbetiyle doldum. Benim içtiğim dolu odur.

Cümle erlerden kavi dostlara mürüvvetli

O, öyle bir dosttur; öyle bir muhkem ve sağlam ve kavidir ki, dostlara çok mürüvvetlidir. Onlarda mürüvvetten, ihsandan, ikramdan, ilhamdan, keremden, lütuftan başka hiçbir şey yoktur. Her türlü güzellik, izzet ve ikram onlardadır.

Sözü baldan lezzetli gayri balı neylerim

Azizimin sözleri öyle bir güzellik ve lezzet taşır ki, bal dediğimiz güzellik ve lezzet adına bir numaralı olan o arının binbir türlü çiçeklerden toparlayıp yaptığı balın lezzeti bile onun sözlerinin yanında çok küçük kaldı, demek istiyor.

Pîrin yüzü Hakk yüzü pîrin özü Hakk özü

O öylesine kendini kaptırmış ki pirine, bütün kemalât-ı ilâhî, bütün güzelliği, neşeyi ve zevki o vechde (yüzde) bulmuştur. Çünkü o yüz ve o yüzdeki o göz, Hakk'ı görmüş ve Hak'la bütünleşmiş bir göz ve yüzdür.

Pîrin sözü Hakk sözü gayri sözü neylerim

Bana bundan sonra söz de gerekmez. Onun sözleri öyle bir iksir ki, benim bakır gibi kalbimi altın gibi yaptı. Benim insanlık dışı hal ve hareketlerimi, behimî, nefsanî arzu ve isteklerimi aldı; süpürdü götürdü. Onun yerine gönlümü ilâhî sevgiyle donattı. Artık bugünden sonra söz, onun sözüdür. Benim için yüz onun yüzüdür. Tabii, bunları okuyup da dinleyenler: "Nerede Allah'ın yüzü nerede Peygamberin yüzü," diye sorarlar. Burada hemen Niyazî Mısrî Hazretleri'nin nutk-ı şerifini zikretmeden geçemeyeceğim:

Anla hemân bir sözdurur
Yokuş değil düzdürür
Âlem kamu bir yüzdurur
Gören anı hayran imiş

İşit Niyazi'nin sözün
Bir nesne örtmez Hakk yüzün
Hakk'tan ayan bir nesne yok
Gözsüzlere pünhân imiş

Hz. Gaybî'nin anlattığı başka bir yüz değil; Allah'ın yüzü ve sözüdür. Yüzünün ve sözlerinin güzelliğini anlatıyor. Tabii, o yüz, söz ve güzellik, Hz. Muhammed (s.a.v.)'den yansımıştır. Güneşin aydan yansıması gibi.

"Ay olmasa güneşin ışıkları, boşlukta akar gider. Ay karşılayınca güneşin ışıkları aya çarpıyor. Ay, güneşin ışığını bize yansıtıyor. Öyle değil mi?"

Burada Hz. Muhammed (s.a.v.), zat güneşinin Cenab-ı Hakk'ın zatî olan güzelliğini yansıtan bir aynadır. Bir mir'attır. Bir mücellâ yani şeffaf bir aynadır ki, bütün insanlık ailesine ilâ yevmil kıyam nur-ı Muhammedî bu aynalardan yansımaktadır. Onun için Şeyh Galib tarafından Peygamber Efendimiz'e bu ifade, bu söz, isnat edilmiştir:

Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa'sın Efendim
Hakk'tan bize mirât-ı mücellâsın Efendim

Hakk'ı gösteren en güzel ayna, en parlak mücellâ, cilâlı ve şeffaf bir aynasın. Senin yüzünde Hakk'ın güzelliği var, diyor. Aslında Şeyh Galib, bu güzelliği ve şeffaflığı kendi azizinde görüyor. Tabii, bu Hz. Peygamberde de aynı şeydi. Azizandaki güzellik de onun güzelliğidir. Ayrı değildir.

"Rakamlar üç tane değildir. Allah, peygamber, veli diye sıralamaya gerek yok. Biraz evvel dediğim gibi bir çarpı bir, eşittir bir. Çünkü vücut bir tane. Bir vücut var."

Bir vücûddur cümle eşya ayn-ı eşyadır Hüda
Hep hüviyettir görünen yok Hüda'dan ma'ada

Görünen Allah'ın hüviyetidir. O'nun hüviyetinden başka bir varlık yok. Hâl böyle olunca Hz. Gaybî'nin mürşid-i kâmili olan İbrahim Efendi'nin ağzından çıkan irfan kelâmları, Hakk'ın kelâmıdır. Hak onlardan yansımıştır Onlar,Hak'la bütünleşmişlerdir. Hak'la bütünleşmek ne demek? Kendileri yok olmuştur, Hak vardır.

Denizin kenarında duruyorsun. Elinde bir bardak su var. Bu bir bardak suyu, denizin içine dökersen bardak boşalır ama o su denizle bütünleşir. Artık ona bir bardak su denmez. O, derya oldu. Derya ile kucaklaştı. Bunun gibi velilerin vücutları nurdur; bir vücuttur. Çünkü yıllar yılı birçok kere, tekrar tekrar nefis muhakemesinden ve muhasebesinden, mücadelesinden geçmiştir. Artık onların nefisleri, emmâreden levvâmeye, levvâmeden mülhimeye, mülhimeden mutmainneye, mutmainneden radıyyeye, radıyyeden mardiyyeye, mardiyyeden safiyyeye terfi etmiş bir nefistir yani nefis enfes olmuştur. Mükemmel olmuştur.

"Bu eğitimi gören ve nefsin bütün aşamalarını kat eden nefs-i safiyeye ulaşan bir nefisle, sokaktaki avam ya da avamdan birisinin nefs-i emmâresi bir olur mu? Artık o, nefsin bütün kademelerini, bütün eğitimlerini geçmiş, safiyyeye ulaşmış. Oysa avamınki yerinde duruyor. Hiç böyle bir eğitimin içine girmemiş."

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ( Zümer Suresi, ayet 9 )

O, artık kâmil bir insan. O, Hakk'ın sevgilisi olmuş. Hak ona: "Dostum" demiş. Zaten veli, dostum demektir. Allah buyuruyor ki:

"Onları inciten beni incitir."

Bu yeryüzü ve gökyüzü, onların arı ve duru nefesleriyle ayakta durur. Şarkılara bile girmiş:

Yedi renk üstüne hareli dağlar
Ezelden ebede sıralı dağlar

Burada dağlar dediği, evliyanın vücud-u şerifidir. Ama yedi renk demesi nedir? İşte yedi esmadan söz ediyor. Ayrıca siyahla başlayan ana renkler de yedidir. Ezelden ebede diyor. Bu dağlar, Hz. Âdem (a.s.)'den kıyamete kadar sıralanmıştır. Birbirine bağlı sıradağlar. Allah dostları bunlar. Peygamberlerdir; sahâbe-i kiramdır; evliyaullahtır. Onlar, dünyadan eksik olmazlar.

Kim ki bu fani dünyada akşamı sabaha, sabahı akşama uymayan, istikrarı olmayan katılık âleminde, madde âleminde, maddenin esaretinden kurtulup mananın sonsuzluğuna kendine ne zaman sevk eder; kendini ne zaman o mecraya kanalize ederse o zaman fıtratında var olan kemale erişir. Düzelir. Aksi halde bu güzellikten uzak, günlük maişet, aldım sattım, alamadım satamadımın içinde saçları başları ağarır. Ama işin sonu var. İşin sonunda gözlerini sabit noktaya diktiği zaman kendini tanımamış olmanın vermiş olduğu büyük bir mahcubiyet ve eziklik içinde Amme Suresi'nin sonundaki ayet-i kerimeyi okur.

"Eyvah! Keşke toprak olsaydık. Bugün bu mahcubiyeti görmeseydik.
Niye kendimi tanımadım."
( Nebe Suresi, ayet 40 )

Netice zengin olsun, fakir olsun herkes için kural aynıdır.

İnsanların dünyadan götüreceği başka bir şey yoktur. Şahın da gedânın da götüreceği bir kefendir. Zenginin de fakirin de götüreceği budur. Böyle bir emanet yani bir kefene pes edip de mağrur olmak ne demektir?

İşte dünyanın birçok zenginleri, ağaları, beyleri, hepsi gelmişler geçmişler; Karun da gelmiş geçmiş. Birkaç sene evvel Türkiye'nin büyük iş adamı Vehbi Koç, geldi geçti. Onun götürdüğü de dokuz arşın kefendir, fakirin götürdüğü de dokuz arşın kefen. Şöyle bir hikâye vardır. Bunu çok güzel ifade eder:

Padişah, İncili Çavuşa sormuş ;

-İncili, benim servetle senin servet arasındaki farkı bana bul. Ben mi zenginim sen mi zenginsin?

İncili de demiş ki:

-Hünkârım, müsaade buyurun bir hesap kitap yapayım.

İncili gitmiş bir saat sonra elinde bir sürü lüzumsuz kâğıtlarla huzura çıkmış gelmiş:

-Hünkârım, hesabı çıkardım.

-Ne hesabı İncili?

-Hünkârım buyurmuştunuz ya! Benim servetle senin servet arasında ne fark var demiştiniz ya. O farkı buldum.

-Nedir o?

-Hünkârım sizin servet, benim servetten on beş para fazla.

İncili, sarayın iyânesine, padişahın ikramına muhtaç garip bir insan. Nasıl olur da padişahın servetiyle boy ölçüşebilir? Nasıl olur da sadece on beş paralık bir fark görülebilir? diye düşünen padişah:

-Nereden buldun sen bu farkı? der ve hiddetlenir.

Padişah, saraylara, hazinelere bakıyor ve bunlan hep kendinin zannediyor. Ama İncili, büyük adam. Burada padişahı uyarıp irşat ediyor.

-Zat-ı devletleriniz dar ü beka eylediğinde dokuz arşın kefen, patiska bezinden olur. Bu abd-ı âciz (âciz kulunuz), vefat ettiğinde dokuz arşın kefen, kabut bezinden olur. Dolayısıyla dokuz arşın kabut beziyle, dokuz arşın patiska bezinin arasındaki fark on beş paradır, der.

Gaybî Baba, şeyhi için söylüyor:

Dersi Gaybî okutur cana lezzet akıtır

Hz. Gaybî'nin okuttuğu ders, canlara ruh bahşeder. Lezzet, safa, güzellik, ihsan, ikram bahşeder. Onun sözleri Hakk'ın lütfudur. Turuk-ı âliyye büyüklerinin buyurduğu gibi. "Nutk-ı evliya entâk-ı Hakk'tır."

Böyle olunca Hz. Gaybî'nin ders okutması neye benzer? Cana, canlara lezzet akıtır. O lezzet, mana hazzı ve zevkidir.

Hakk kokusu kokutur gayri gülü neylerim

Artık benim azizim, benim şeyhim, benim hocam, benim pîrim öyle güzel bir kokuyla kokuyor ki. o koku Hak kokusudur. O koku, bûy-ı Muhammedîye'dir. Benim başka kokuya ihtiyacım yok.

"Bu kokuyu duymak lâzım. Derviş zamanla bu kokuyu duyar. Gerçekten bu koku Hakk kokusudur."

O kokuyu seyr-i sülük yıllarımda duyduğumu geçmiş sohbetlerde sizlere aktarmıştım. O kokunun dünyada bir benzeri, hani güle mi, sümbüle mi, zambağa mı desem, yoktur. O koku, bûy-ı Muhammedîye'dir. Hz. Gaybî de bu kokuyu duyduğunu söylüyor. Sözünü ettiğimiz bu güzel koku ve içimine doyulmayan bu muhabbetullahın kaynağı, menbaı Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Himmetleri hazır olsun.