Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 23 Ağustos 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 17


Bugünkü sohbetimize yine Niyazî Hazretleri'nin nutk-ı şeriflerinden söz ederek başlayacağız.

Niyazî Mısrî Hazretleri, bir nutk-ı şeriflerinde bir dertten bahseder. Bu dert, diğer velilerin de bahsettiği derttir. Ne olduğundan söz etmek istiyorum:

Dert deyince zahirdeki manası, ağrı, sancı, ızdırap, insanın başına gelen celâlî olaylar, kaza-yı ilâhîyyenin tahakkuku, takdir, musibettir. Dolayısıyla insanlar, derde duçar olabilirler. Aslında insanların çektikleri dert, kendi nefisleri ve arzularından kaynaklanır. Çünkü insanlarda tükenmek bilmeyen arzu ve hevesler mevcuttur. Bunlar, peşpeşe devam eder. Sonsuz arzu ve istekler, insanı tedirgin eder. Onlar, isteğine kavuşmak için efor sarfeder; çalışır, geceyi gündüze katarlar. Dolayısıyla bunca arzuları ve istekleri olan kişiler için rahat, pek kolay olmasa gerek. Onun
için ehl-i hakikat, derdi iki türlü ifade eder:

Bir dert var ki, dünya derdidir. O nedir? Arzu ve istekler Dünya maişeti. "Derd-i maişet, temîn-i nafaka." Aldım alamadım; sattım satamadım, kazandım kaybettim. Üç oldu, beş oldu. Yine bu dert içinde bedensel dertler vardır. Enfüsî hastalıklar. Ülser, kanser, böbrek, sıkıntı, bunalım gibi. Hastalığın çeşidi çoktur.

Akşamı sabahına, sabahı akşamına uymayan, birbirine benzemeyen bir dünyadayız. İnsanlar, bunlardan kurtulmak için sabreder. Netice itibariyle dünya, dert deposudur. Şarkılar, türküler söylenmiştir: "Hey gidi dünya gam yükü müsün?" Onun içindir ki, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), hadis-i şeriflerinde:

" Dünyada rahat yoktur. Ancak rahat, toprağın altındadır. " buyurur.

Diri diri mezara girilmeyeceğine göre onu nasıl düşünmek lâzım. Ancak insan, öldükten sonra rahat eder. Onun adına ebedî istirahat, ebedî uyku demişler. Kimse rahatsız etmez. Üzerinde gezinen olur. Toprağın altında cismanî yapı çürür gider. Yok olur. Aslına kavuşur. Aslında mezara giren cismânî yapıdır. Ruhun mezarda ne işi var! Onun geldiği yer yüksektir. Her şey aslına dönüşür. Toprak toprağa kavuşur.

"Bu bedeni oluşturan dört ana unsur: Su, hava, toprak, ateş. Ölüm gelince, her biri geldiği yere gider. Su suya, toprak toprağa, ateş ateşe, hava havaya karışır. Ama bir tane daha var. Beşincisi. Şu beş parmağı sayarsak işte bu odur. O beşincisi nedir? Bu dördün dışında ve bu dörtle beraber dünyada yaşamış, var olmuş olan."

RUH...

Soyut. Allah'ın nefhettiği nefes-i ilâhî. Onun mezarda işi yok. Çünkü onun aslı ulvî ve lâtiftir O, yukarıya çıkar. Onun dünyada yaşadığı süre içinde ibadetiyle, hizmetiyle, ahlâkıyla iktisap ettiği bir derece, bir makam vardır. Elbette ilâhî emirlere ve yasaklara ittiba' etmesiyle, insanî meziyetlerle donanmış olmasıyla bir ruhun gideceği yer yüksektir. Bu insanî meziyetlerden hiç haberi olmayan rastgele yaşamış, âdeta çayırda biten ot gibi gelmiş geçmişse tabii, onun ruhunun gideceği yer de ayrıdır. Aslında ölüm, insanlar için bir hürriyettir. Hz. Peygamber Efendimiz, hadis-i şeriflerinde:

"Gidenler: " Eyvah! Ölüm bu idiyse niye bu kadar geç kaldık, diye daha önce ölmedikleri için hayıflanacaklardır,"

diye buyurmuştur.

Peki, iyiler var kötüler var. Hadi iyiler için ölüm çok güzel bir şeydir, diyelim. Kötüler için nedir? Onlar için de kurtuluştur. Misâl vermemiz gerekirse: Şuraya iki tane kuş kafesi koysak. Birinin içinde bülbül, öbürünün içinde karga olsa. İkisi de şu anda tutukludur. Kafesin kapağını açmakla iki kuş da hürriyete kavuşur. Ancak gittikleri yer ayrıdır. Karga leşe, bülbül bostana gider. Hak dostları, beden kafesi parçalanınca onların ruhları, bülbül misâli olur ve alâ-yı illiyine urûc ederler. Bu dünyada kemalât-ı insaniye kazanamayanlar esfelde kalırlar. Nefis engelini aşamadıktan için karga misâli olurlar ve dünyaya gelmenin gayesini anlayamamış olduklarından esfelde devr ederler.

Derdin birisi tamamıyla dünyevî ve bedenîdir. Bu dünyaya aittir. Bu derdin devası tabiple ilaçla v.s. olur. Ama bir dert daha var ki, o buna benzemez.

İşte ehlullahın bütün divanlarda, eserlerde bahsettiği dert budur. O den, ilâhî derttir. Allah sevgisinin derdidir. Aslında aşk geldi mi sineye, bütün dertler biter. Biraz evvel saydığım aldım alamadım gibi durumlar biter ama başka bir dert başlar. Böyle dert, dostlar başına. O ilâhî aşkın, Allah sevgisinin meydana getirdiği derttir. Şimdi Niyazî Mısrî Hazretleri, o dertten söz ediyor ve şöyle buyuruyor:

Ey râhat-ı can isteyen
Yetmez mi derd derman sana
Ey râhat-ı can isteyen
Kurban olandır can sana

Yağma edersen varlığın
Gider gönülden darlığın
Mahveyle sen ağyârlığın
Yâr oliser mihmân sana

Sermâye bu yolda hemân
Teslim olur buna inan
Sıdk ile Allah'a dayan
Etmez mi gör ihsan sana

Tevhide tapşur özünü
Kimseye açma razını
Şeyh izine tut yüzünü
Şeyhin yeter burhan sana

İven kişi yol alamaz
Maksûdunu tez bulamaz
Bekle maarif kapusun
Yüz göstere irfan sana

Dünya ile ukbâyı ko
Ula ile uhrâyı ko
Var ol kuru sevdayı ko
Yüz göstere irfan sana

Candan talep kıl yârini
Ver canı bul dildânnı
Yok eyle kendi vannı
Kim var ola canan sana

Çürüklerin hep sağ olur
Zehrin kamu bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur
Cümle cihan bostan sana

Güçtür katî Hakk'ın yolu
Dergâhı hem gayet ulu
Sıdk ile olmazsan kulu
Etmez yolu asan sana

Kulluğa bel bağlar isen
Şam u sahâr ağlar isen
Sular gibi çağlar isen
Tez bulunur umman sana

Bülbül oluben ötegör
Gül gibi açıl tütegör
Aşk odına can atagör
Gülzâr olur nirân sana

Yüzün Niyazi eyle hâk
Derd ile bağrın eyle çak
Kalbin sarayın eyle pak
Şayet gele sultân sana

Şimdi bu nutk-ı şerifin ilk dizelerinden başlayarak açıklamaya çalışalım:

Ey derde derman isteyen
Yetmez mi derd derman sana

Bir insan derde düşer de derman ararsa şunu bilsin ki; içinde bulunduğu dert kendisi için dermandır Onun dış görünüşü derttir. Bu aynen cevizin kabuğuna benzer. Cevizin üstünde bir yeşil kabuk vardır. Acıdır. Onun altında tahta kabuk vardır. Serttir. Önce yeşil kabuğu açacaksın sonra tahta kabuğu kıracaksın. İşte ceviz içindedir Eğer üstteki yeşil kabuğa ve tahta kabuğa dert dersek o derdin altında da derman yani ceviz vardır. Bununla ilgili şarkılarımıza girmiş güzel bir söz vardır :

Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye

Aşık, derdinden müşteki olmaz. Çünkü bilir ki; o dert ayn-ı dermandır Dert, onu Mevlâ'ya götürür. Yine bir kâmilin bu konuda güzel bir sözü vardır:

Beliğ belâdır bâlâya sebep
Belâ-ile olur inâyet-i Rab

Belli ki belâ yükselmeye sebeptir. Eğer o belâ olmasa Rab'e yakınlık olmaz. Hamuru pişiren fırın ateşine belâ derseniz, o hamur o ateşte piştiği için nân-ı aziz (sevgili ekmek) olur.

İnsanlar için de bu böyledir. Hele turuk-ı âliyyede sâlikin kemale ermesi için mutlaka ilâhî derde mübtela olması lâzım. Nesimî Hazretleri, bu dert konusunda şunları söylemiştir:

Derdim ondur dokuzunu söyleyemem ol yâre ben
Sekizinden fariğ oldum yediden âvâre ben

Altı bende var iken beş için çekmem elem
Dörde derman arar iken üçe buldum çare ben

Ey Nesimî senin işin ikiden hali değil
Anın içün gece gündüz yalvarıram bire ben

İşte o dert, bizi birle bütünleştirir. Bir olan Allah'la buluşturur. O'nun rızasını ve hoşnutluğunu kazandırır. Hoşnutluğunu ve rızasını kazanmakla cemalini müşahedeye hak etmiş oluruz. Onun için Allah'a giden kapıların yollarında çeşitli yazılar vardır Saha, vefa, samimiyet, sadakat, ihlâs, hizmet v.s. ama bir kapı var ki, o kapıdan varmamak lâzım. Çünkü o kapının üzerinde "Şikâyet kapısı" yazılıdır. Allah'ın takdirine razı olmak.

Müslüman kadere inanandır. Ama hastalık geldiği zaman doktora gitmeyelim mi? Gidelim elbette! Hastalık da Allah'tandır. Tedavi de Hak'tandır. Mesele o değil. Hüsn-i kabul göstermek; şikâyet etmemektir. Pir Şaban-ı Veli Hazretleri'nin üç düstûru vardır: Hayatı olduğu gibi kabul, eşgaline rıza, ıslahına sa'y. Bu üç düstur, turuk-ı Halvetiyye'nin şubelerinde yasa olmuştur.

Hayatı olduğu gibi kabul: Bu, hakikat makamıdır. Kış kıştır; yaz yazdır. Soğan soğandır; sarımsak sarımsaktır. Beyaz beyazdır; siyah siyahtır. Onu öylece kabullenmek lâzım.

Eşgaline rıza: Bu, tarikat makamıdır. Hayatın sıkletlerine tahammül demektir.
Eşgal, ağırlık anlamına gelir. Hak'tan gelene razı olmak müminin şiarıdır. Çünkü
bir şey Hak'tan geliyorsa ki: biz buna inanıyorsak şunu hiç unutmayalım. Hak'tan gelen her şey, mükemmel ve güzeldir. Mutlak, kulunun hayrınadır. Onu şer kabul etmek yanlışlıktır. O hayırdır.

Islahına sa'y: Bu, makam-ı şeriattir. Bir yamukluğu düzeltmek. Yolun ortasındaki
taşı alıp bir kenara koymaktan tutun da insanlara yapılan her türlü hizmeti kapsar. Senden beklenen her şeyi olabildiği kadar vermek. İnsanların ızdıraplarını dindirmek. İnsanlık sevgisiyle yoğrulmak ve hizmetin içinde olmak. İşte bu
üç cümle, bu işin anayasasıdır.

Ey râhat-ı can isteyen kurbân olandır can sana

Bir kimse canının rahatını istiyorsa o can kurban olmalıdır. Âşıkan sadıkan, Hak yolunun kurbanlarıdır. Bir hükümdar kurban bayramının arifesinde kendisine: "Bana bir kurbanlık getirin," demişse padişaha gidecek olan kurbanı binlerce koyunun içinden seçerler. Boynuzu kırık, ayağı topal, kuyruğu yamuk olan bir koyun, bir koç padişaha götürülür mü? Sürülerin, yüzlerin binlerin içinden seçiliyor. Boynuzu, kuyruğu, ayağı, boyu poşu, gözleriyle fevkalâde güzel olacak. En mükemmel olacak. Artı bir de kurbanı süslerler. Ondan sonra hünkâra takdim ederler.

İşte Allah da kendi adına kurbanları, koçun yüzlerce binlerce sürüden seçildiği gibi bu insanlık sürüsünün içinden seçer. Buradaki kurban kelimesi, kurbiyet yani yakınlık anlamındadır. Akraba kelimesi de buradan gelir. Kuran-ı Kerim'de:

"Onlar, Allah'a yakındırlar, yaklaşıktırlar." (Vakıa Suresi, ayet 11)

diye buyrulur.

Onlar dediği, Allah dostlarıdır. Onun için kim ki, canını kurban etmiştir; o can rahattır ve canın rahatlığı bununladır. Aslında kurban bayramındaki ineği, danayı, koyunu kesiyoruz. Bıçağı çaldığın zaman hırıltılı bir ses çıkar. O bir gülmedir; tebessümdür; mutluluktur. Onun ne olduğunu ona sormak lâzım. Çünkü o, vuslat anındadır. İnsan, son nefeste de böyledir.

Yağma edersen varlığın gider gönülden darlığın

Yağma et! Neyi yağma edelim? Parayı, pulu mu? Hayır. Onların varlığını yağma et. Onların sana verdiği gururu yağma et. Zenginsen zenginliğin gururu var. Bu gururu at. At ki, rahat olasın. Niye? Emanettir. Mevkî, makam üç günlüktür. Servet, bugün sana verilir; yarın ona verilir. Allah'ın elindedir. Çünkü Allah, dilediğine servet verir. Bir hadis-i kudside:

"İlmi isteyene, serveti dilediğime veririm."

buyrulmuştur.

O halde bunların hepsi emanettir. Emanet olan şeyin gururuna niye kapılmalıyız? Ziya Paşa, ne güzel buyurmuş:

Bir kefendir akıbet sermâye-i şah u gedâ
Pes buna mağrur olan Mecnûn değil de ya nedir

Dokuz arşın kefenin gururuna kendini kaptırana cinnet getirmiş demek lâzım. Başka götürecek bir şeyi yok. Hep burada kalıyor. Bir oyuncağı üç gün oynayacaksın sonunda burada bırakacaksın ve sen, o üç günlük oyuncağın gururuna kapılıyorsun; başka bir işle, ilimle, irfanla, faziletle, zevkle, şevkle, heyecanla coşkuyla, hizmetle meşgul değilsin. Varsa da yoksa da çocuğun elinde oynadığı oyuncak gibi sahibi olduğu sandığın şeyin gururundasın. Bu konuda Kuran-ı Kerim'de ne buyruluyor:

"Dünya, bir meta ve gururdan ibarettir. Herkes, kendinde var olanla
övünüyor"
(Al-i İmran Suresi, ayet 185)

Övündüğün şeyi götürebiliyor musun? Hayır. Bu çocukça bir iştir. İşte bu cinnettir; deliliktir. Gidenler ne götürmüşler?

Feleğin kimseye dostluğu yoktur. Önce verir sonra geri alır. Geri verinceye kadar elinde tuttuğun da emânettir. Bu üç günlük emanetin gururuna kapılmak ise cehalettir.

Sermâye bu yolda hemân
Teslim olur buna inan
Sıdk ile Allah'a dayan
Etmez mi gör ihsan sana

Maneviyatın sermayesi var. Bir insan, dükkân açacaksa o dükkanın yapacağı işe göre kapital olması lâzım. Parası yoksa dükkânı açamaz. Başka bir sermaye. Ne o? Hak yolunun sermayesi. Bu sermaye teslimiyettir. İslâm, teslimiyetten gelir. Başka türlü ne yapabiliriz? Teslim olmaktan başka neyimiz var? Teslim olmamak ne işe yarar? Onun sonu, türâb, nedamet ve eyvahtır. Ama teslim olmanın sonu mutluluk, huzur, sükûn ve saadettir. Kime teslim olacağız? Allah'a teslim olacağız. Başka? Yok! Peki mürşit ne? "Peygamber var, mürşit var," diyorlar. Onların hepsi Allah'a teslimiyetin ifadesidir. Mürşit put değildir; bizi Mevlâ'ya ulaştıran bilge kişilerdir. Onlar, Allah'ın sevgilisidir. Onları seven Allah'ı sever. Kuran-ı Kerim'de:

"Ey habibim! Seni sevenler hakikatte beni severler. Sana tâbi olanlar da bana tâbi olmuşlardır" (Al-i İmran Suresi, ayet 31)

buyrulur.

Bu ayet-i kerimeden de anlaşılması gerekir ki: "Ehlullahı sevin ki peygamberi, peygamberi sevin ki Allah'ı sevmiş olasınız.

" Bu bir üçgendir. Bir çarpı bir eşittir bir gibidir. Aynı şeydir, aynı şey değildir. Sevgilerin hepsi Allah sevgisidir. O iftihar ettiğimiz insanlar, tarihe ibkâ olmuş, ölümsüzlük defterine imza atmışlardır. Hz. Mevlâna gibi. Yunus gibi. Onbinlercesi, yüzbinlercesi. Bunları sevmek demek, peygamberi ve Allah'ı sevmek demektir. Bunu yanlış anlamamak lâzım.

Burada bir "Sıdk" kelimesi var. Sadakatla. Sıdk ile Allah'a dayan, inan, güven. Sonunda sana ihsan etmez mi? Bu sadakatin Allah'a teslimiyetin, tevekkülün, güvenmenin ve inancın sonunda gör! Allah sana ne ihsanlarda bulunur, demek istiyor.

Tevhide tapşır özünü
Kimseye açma razını
Şeyh izine tut yüzünü
Şeyhin yeter burhan sana

Burada ne demek istiyor? Dilini Allah'ın zikrinden ayırma. Her an. Gece gündüz. Aklına geldikçe. Unuttuğun zamanlar olabilir, ama hatırladığın zaman hemen devam et.

Kuran-ı Kerim'de ne buyrulur:

"Allah'a çok zikredenler, felaha (kurtuluşa) ermişlerdir." (Ra`d Sûresi, âyet 28)

Zikir, anmak demektir. Sevenin sevdiğini anmaktan daha doğal ne olabilir? Eğer sevilen Allah'sa ki, O'dur. O zaman o sevgili olan Allah'ın adını her nefes anmak lâzım.

Kimseye açma razını: Allah'la kendi aranda olan manevî bağları, rüyaları, içinden gelen, gönlünden yücelen ilâhî sevgiyi ve o sevginin görüntüsünü sokakta kimseye söyleme. Peki ne yapalım? Hiç kimseye söylemeyelim mi?

Şeyh izine tut yüzünü
Şeyhin yeter burhan sana

O manevî alış-verişi, kendinle Allah arasında olan rüyalarını, hallerini, şevklerini mürşid-i kâmile söyle ki, o onu yorumlasın ve senin yönünü tayin etsin. Çünkü o büyük insanlar, insanlık ailesinin çobanıdırlar. Dağdaki koyun çobanı, nasıl kendisini teslim edilen sürüyü korur; gözetir; en güzel yerlerde otlatır; kurda kaptırmaz; arazideki zehirli otlan bilir ve sürüsünü o tarafa götürmez ve işini mükemmel bir şekilde yaparsa mürşid-i kâmiller de işinin ehlidir. Bununla ilgili Kütahyalı Vasfi' nin güzel bir şiirini buraya koymayı uygun buldum:

Hisâr-ı aşkda bir çoban buldum
Sürüyü salıvermiş kenara çoban
Çaldığı kavalın hayranı oldum
Yedi makam çalar davare çoban

Yazlağı kışlağı hayrü'l beriyyât
Çaldığı makamda türlü tesîrât
Ululara sordum nedir bu halat
Dediler kâmildir bu kare çoban

Çobanın elinde asâ-yı Musa
Dilinde devr eder esmâ-yı Hüsnâ
Dertli davârına düdüğü şifâ
Mazhar olmuş sırr-ı settare çoban

Sürüsünü kurda kuşa yedirmez
Melik otağına yabancı girmez
Vasfi bu kemâle her çoban ermez
Sıdk ile yâr olmuş gaffare çoban

"Mürşidi etten kemikten görmemek lâzım. O, mana sahibidir. Gönül ehli insanlardır."

Gerek Benî İsrail gerek Kureyş halkı, Hz. Peygamber' in peygamberliğini niye kabul etmediler. Kendileri gibi onu etten kemikten sandılar. "Aramızda ne fark var? Biz de yiyip içiyoruz; o da yiyip içiyor. Çarşı pazar bizimle geziyor. Bunun peygamberlik neresinde?" dediler.

Peygamberliği, fizikî yapıda aradılar. Hayır, bu gönül işidir. Kuran-ı Kerim'de lisân-ı Peygamberi' den:

"Ben, sizin gibi beşerim."

buyrulmadı mı?

Onlar, insanı tanımadıkları, kendilerini tanımadıkları için böyle küfre saptılar. "Gerçeği kapatmanın adı küfürdür." Onlar, gerçeği görmediler. O nasıl o gün öyleyse günümüzde de peygamberin varisi olan evliyaullahı görmemek, tanımamak ve onları kendileri gibi bir insan olarak görmek de aynı şeydir. Hz. Mevlâna: "Birbirine benzeyen iki tane kamış var. Karşına koyduğun zaman ikisi birbirine benziyor, ama birini sıkıyorsun şerbet akıyor; öbürü boş. Hiç içinden şerbet akan kamışla, boş kamış bir olur mu? Hiç avamla ehas bir olur mu?" diye buyuruyor.

İven kişi yol alamaz
Maksûdunu tez bulamaz
Bekle maarif kapusun
Yüz göstere irfan sana

İş, aceleye gelmez. Hiçbir iş, aceleye gelmemelidir. Hadis-i şerifte:

"Acele şeytandan teenni Rahman" dandır.

buyrulur.

Teenni, Allah Teâlâ'nın sıfatıdır. Onun için mana yolunda da maddede de acele etmemek lâzım. Daima teenni. Bir Çin atasözü vardır: "Dokuz kez çiğne, bir kez yut." Bu demektir ki; dokuz defa düşün; onuncu da yap. Her aklına gelene birden uyma. Altını, üstünü, sonunu düşün.

"İnsan ne kadar insandır?"

Decart: "İnsan, düşündüğü kadar insandır," demiştir. Keza üç bin sene evvel yaşayan Buda: "İnsan demek, aşk ve fikir demektir. Bu yoksa et ve kemik demektir" der.

Hakikat her asırda birdir. Çünkü bütün dünya insanları, bütün kâmiller, hakikat-ı Muhammediyye'den nurlanmışlardır. Bir tek güneş vardır. Hakikat-ı Muhammediye de birdir. Bütün mevcudat ve mahlûkat, o nur ile nurlanmışlardır. İlâ yevmil kıyam böyle devam edecektir. Onun için acele etmemek lâzım. Acele edersen maksad-ı âlâya ulaşamazsın.

Bekle maarif kapusun
Yüz göstere irfan sana

Turuk-ı âliyye büyüklerinin dediği gibi: Tekkeyi bekleyen çorbayı içer. Çünkü beklemek, yakıcı bir ateştir.

"Bekleyiş, şiddetli bir ateştir. Yakıcı bir ateştir."

Ama o yakıcılık, o ateş bizi pişirecektir. Öyle mi'' Bize lâzım olan da o ateştir. Biz, İbrahim meşrebiz. Korkmayız ateşten. Çünkü o, bize lâzım. Biz, onunla pişeriz. Eğer sabreder beklersen, sabretmesini öğrenirsen iş biter. Sonunda irfanla müşerref olursun. Gerçek Allah bilgisi, sabırla kazanılır. Atalarımızın dediği gibi: "Sabreden derviş murada ermiş." Koca Yunus'un güzel bir sözü vardır:

Derviş olan kişiler deli olağan olur
Aşk nedir bilmeyenler ona güleğen olur

Sakın gülme sen ana iyi değildir sana
Kişi neye gülerse başa geleğen olur

Derviş lâmekân olur dünya terkin vurur
Dünya terkin vuranlar dîdâr göreğen olur

Âh bu aşkın yollan her kime uğrar ise
Derdine sabretmeyen yolda kalağan olur

İşte sohbetin başında ikinci dert, dostlar başına dediğim Allah derdi, aşk derdidir. Bu aşk derdine sabreden derecât-ı âliyye kazanır ve âla-yı illiyyine urûc eder. İnsanlığın şeref ve itibarını Allah'ın âlemdeki, âdemdeki tecellî ve zuhurunu müşahede eder. Peygamberimiz, bu kemale ermek için seyr-i sülûkunda şöyle
dua etmiştir:

"Ey Allah'ım eşyanın gerçek yüzünü göster."

Çünkü hareket halinde muhavvel yani elbise değiştiren, şekilden sekile giren bir durumda olduğunu Peygamber Efendimiz hissettiği için bu değişken eşyanın gerçekliğini anlamak istedi. Tabii, eşya deyince insan da bunun içinde.

Dünya ile ukbâyı ko
Ula ile ukrâyı ko
Var ol kuru sevdayı ko
Matlap yeter sübhân sana

Birisi size dese ki; sen bu mana yoluna niye girdin, ne istiyorsun? Allah'ın rızasını kazanmak ve cemaliyle müşerref olmak istediğim için cevabını vermelisin. Başka? Hiçbir şey değil. Kim ki, manayı bu ikinin yani bu cümlenin dışında anlarsa o, mananın çok uzağındadır. Hiçbir siyasî ve maddî emel, arzular bu işe girmemelidir. Çünkü tasavvuf, mal-i yetimdir. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in malıdır. Çünkü o yetimdir. Abdullah'ın yetimidir. Kuran-ı Kerîm'de:

"Yetim malına yaklaşmayınız." (Enam Sûresi, âyet 152) buyrulur.

Bunun iki anlamı vardır. Birisi zahiri mana: İçinde yaşadığımız dünyada Ayşe'nin, Fatma'nın, Ali'nin, Veli'nin yetimidir. O yetimlerin elindekine el ve dil uzatma. Çünkü onlar masumdur. Ama ledünnî ve tasavvufî manası: Bu yetim Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Yetim malı dediğimiz de tasavvuftur. Mutasavvufinin piri Hz. Peygamber (s..a.v.)'dir. Bir hadis-i kudside Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Ahiret ehline dünya haramdır; dünya ehline ahiret haramdır. Ehlullaha her ikisi birden, dünya da ahiret de, haramdır."

Onların sa'y u gayretinde, ibadetinde, itaatinde, kulluğunda maksat ne dünyadır ne ahirettir. Yunus'un şu güzel sözü, bunu ne güzel ifade eder:

Cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri
İsteyene ver sen anı bana seni gerek seni

demesi bu makama işarettir.

"Ehlullah, dünyada bulunur ve hizmet eder. Hatta malları, mülkleri de vardır şüphesiz, ama mal mülk onların gönlünde en ufak bir leke tutmaz. Onlar, serveti, nereye harcayacaklarını bilirler. "

Abdülkadir Geylanî Hazretleri, servet babasıydı. Çok zengindi. Ama servet, onda hayra vesile oldu. Hz. Ebu Bekir (r.a.), Bilâl Habeşî'yi almak için gitti. Bakın serveti nerede kullanıyor?

Bilâl'in sahibi olan müşrik, Peygamber Efendimiz'in o büyük sahabesine, Hz. Bilâl (r.a.)'e, işkence ediyordu. Bunu, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'e söylediler.

Hz. Ebu Bekir (r.a.), şöyle düşündü ve niyet etti:

-Gideyim, bu müşrikten Bilâl'ı satın alayım ve onu kurtarayım. Ama o müşrik, benim Bilâl'ı satın alacağımı anlayınca bana şöyle diyebilir.

-Ya Ebu Bekir! Bu sıradan bir köle değil; üç beş köleye bedel," derse ne yaparım? Alırım. Ya "Bu köleyi sana satarım satmasına ama senin servetin bir tarafa, Bilâl bir tarafa," derse. Yine alırım ve servetimin tamamını veririm, dedi. Bu niyetle evden çıktı. O müşriğin yanına vardı.

-Gel, sen kendini yorma! Sen Bilâl'ı dövmekle, işkence etmekle değil; hücrelerini ayırsan onun her hücresi "Lâ ilâhe illâllah" diye bağıracaktır. Onun için Bilâl'i sen bana sat. O da kurtulsun sen de kurtul, diye teklifte bulundu.

Müşrik:
-Ya Ebu Bekir! Ben bunu sana satarım, ama bir şartla. Bu öyle senin bildiğin gibi sıradan köle değil; üç beş köleye bedel. Bunun pahası biraz ağır, dedi.

Ebu Bekir (r.a.),servetini vermeye razıydı. Müşrik Bilâl'i birkaç köle değerinde bir bedelle Ebu Bekir'e sattı ve bir kenara çekilip:

-Ey ahali! İşte bu müslümanlar böyle ahmaktır. On para etmeyecek bir köleyi, üç katına sattım, diyerek halkı başına topladı ve yaygara yaptı.

O sırada Hz. Ebu Bekir (r.a.), kenara çekilmiş bekliyordu. Müşriğin bağırıp çağırması bitince etrafındaki halka seslendi.

-Ey ahali! Şimdi beni dinleyin. Ben, evden çıkarken şu niyetle çıktım. Bu müşrik bana: "Ya Ebu Bekir! Servetin bir tarafa, Bilâl bir tarafa," deseydi evet diyecektim. Buna hazırdım. Servetimi, Bilâl'e feda edecektim. Ama bu zavallı, normal kölenin üç katını istedi. Şimdi kimin ahmak, kimin akıllı olduğunu siz takdir edin, dedi.

Müşrik, Ebu Bekir (r.a.)'in bu sözünü duyunca:

-Eyvah! diye dövünmeye başladı. Ama iş işten geçmişti.

İşte servet bu. Bu dünyaperest değil. Çünkü ehlullah hazaratının servetleri, samanları, kendilerine perde teşkil etmez; hayra vesile olur. Onun için onlara tasavvuf diliyle "Ağniyâ-yı şakirin" (Şükreden zenginler) yani "Servetin hakkını veren zenginler" denir. Bunların yerleri, makamları, peygamberlerin yanıbaşlarıdır.

Candan talep kıl yârini
Ver canı bul dîdârını
Yok eyle kendi varını
Kim var ola canan sana

Sen kendi varlığını eneni atarsan var gibi zannettiğin aslında olmayan, fakat var gibi görünen mevhum benliğinden kurtulmuş olursun. Böylece Hak, senden zahir olur. Buna tasavvufta "Nefy-i vücûd"denilir.

Çürüklerin hep sağ olur
Zehrin kamu bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur
Cümle cihan bostan sana

Çürüklerin sağ olması demek, kötü huy ve düşüncelerin iyiliğe ve güzelliğe dönmesidir. Yemişli bağ olur sözüyle, özün ve sözün güzelliğini anlatır. Yapıcı, yaşatıcı ve birleştirici sözler. Gönüllere ışık tutan sözler. Her türlü yalan ve dolandan, art fikirlerden arınmış sözleri anlatmak istiyor.

Niyazî Mısrî Hazretleri, kötü huylan zehir olarak ifade ediyor. Zehir, öldürücü bir nesnedir. Kişi, arif olup Allah'ın ve Resûlü'nün kemaliyle kemallenince, yukarıda saydığım kötülükleri sembolize eden "zehir yerine bostan, gülistan" gelir. Bu da o kişinin sözünde, sohbetinde, düşüncesinde, bakışında güzellikleri derler, demektir.

Bir insan düşünün ki; bu saydığım kötü huylar ve çirkinlikler ondan gitmiş ve her birinin yerine ilâhî huylar gelmiş. Hasedin yerine gıbta, öfkenin yerine hilmiyet, pintiliğin yerine sahavet, ahd u vefa gelmiş. İşte yemişler... Dağdan murat, senin vücudundur. Senin vücudun, dün bir dikenlik iken bugün ahlâkla, faziletle ve güzelliklerle doldu. O güzel huyla huylandın. O güzel huy ki; Hz. Muhammed (s.a.v.)'in huyudur ve Cenab-ı Hakk'ın özellikleridir. Artık dağlar, yemişli bağ oldu.

İşte zehirler bal oldu. O insan, mükemmele doğru gidiyor; sevgiliyeye doğru gidiyor. Ağırlıklarını attı ve safiyete erişti.

Güçtür katî Hakk'ın yolu
Dergâhı hem gayet ulu
Sıdk ile olmazsan kulu
Etmez yolu asan sana

Çok da kolay zannetme! Kolay olsaydı, sokaklar evliya dolardı. Çok kere, tekrar tekrar nefis mücadelesinden, muhakemesinden, muhasebesinden geçmekle derviş olunur. Bunun için de büyük bir sadakat gereklidir. Eğer sadakatle Allah'ın kulu olmazsan yol sana açık olmaz. Şimdi aşk artı sadakat birleşti. Ehlullah sözleri vardır:

Aşık ola gör sadık ola gör
Cehd eylemeyen menzil alamaz

Bakın yukarıdaki sözde Niyazî Hazretleri, hem aşkı hem sadakati bir araya getirdi ve bir de buna cehd kattı. Çalışma, gayret. Bunlarla beraber olursa menzil alırsın ve menzil-i maksûda erişirsin.

Kulluğa bel bağlar isen
Şam u sehar ağlar isen
Sular gibi çağlar isen
Tez bulunur umman

Eğer kulda bir dava varsa bu dava kulluk davası olmalı. Yokluk davası olmalı. Kul, sıfırdır. Dava, dervişi yolda bırakır. Bunlara artı akşam sabah gözyaşı. Bizim işimiz bununla biter. Önce ağlayan sonra güler. Çok ağlayan çok güler. Allah, bir kısım kullarında ağlamayı öne almıştır ki; âşıkan, dervişan bu sınıftadır. Onların gözünün yaşı bitmez. Su kenarlarındaki araziye baktığın zaman hep yeşildir. Dervişlerin gönlünde de yeşillik yani hayatiyet, manevî bahar bitmez. Niye bitmez? Gözyaşıyla sulanıyor, besleniyor. Onlar, hep bahardır. Onların kışı yoktur. Kütahyalı Askerî bir nutkunda:

Ravzâ-i bağ-i behişdir cümle âlem arife
Askeriya cennet-i me'vaya hacet kalmadı

Bütün âlem, bütün cihan, arifler için ravzâ-i bağ-i behiştir. Behişt, cennet bahçesi demektir. Askerî, irfan cennetine dahil olduğunu anlatmak istiyor. Bir âşığın şöyle güzel bir sözü vardır:

Zâhida var bize evsâf-ı cennatı söyleme
Zerre denklü bulmazız vâsf-ı cennetten neş'ât
Talib-i dîdârız ey hoca bize ta'n eyleme

Yine Niyazî Hazretleri'nin nutk-ı şeriflerine dönerek açıklamalarımıza devam edelim:

Sular gibi çağlar isen
Tez bulunur umman sana

Dağdaki suların iki bin metre üç bin metreden şarıl sarıl, gürül gürül aktıkları gibi derviş, böylesine ağlamalı ve göz yaşı dökmelidir. Yunus'un dediği gibi:

Gökler gibi gürledim
Yerler gibi inledim
Dereler gibi çağladım
Aktım bir dağ içinde

Ehl-i hakikat hep böyledir; hep aynıdır. Niyazî Babamız da diğer evliyaullah gibi suların çağlayışından kendine pay çıkarmış. Onlar gibi çağıldamış; gürüldemiş. akmış; ağlamış. Ama sonunda deryayı bulmuş. Zaten deniz, ona kucak açmıştı ve onu bekliyordu. Allah, kulunu bekliyor. Biz, onu kendimizden uzak farz ediyoruz.

Geçmiş zamanda İstanbul camilerinde bir vaiz, va'z ederken cemaate şöyle seslenir:

-Ey muhterem cemaat! Yarın ahirette Cenab-ı Hak size: "Ey kullarım, dünyada size sayılmayacak kadar nimetler ikram ettim. Siz bunları ne yaptınız, ne ettiniz, nerelerde harcadınız," diye soracaklar, dediğinde caminin içinde mermer sütuna dayanmış bir derviş gür sesiyle şöyle seslenir:

-Hocam, hocam! Sen, işi uzattın. Allah, bu kadar uzun sormayacak, ancak şunu buyuracak: "Ey sevgili kullarım! Ben, dünyada sizinle idim. Siz kiminleydiniz?" buyuracak.

İşte bu kadar... Bütün sa'y u gayret, bütün ibâdat u taât, bu gerçeği bilmek, zevk etmekten ibarettir. Her zaman söylenildiği gibi: "Sen çık aradan kalsın Yaratan"

Bülbül oluben ötegör
Gül gibi açıl tütegör
Aşk odına can atagör
Gülzar olur nirân sana

Bülbülün feryadını duymadın mı? Tâ be sabah öter.

Ilıca'daydım. Bir gün bülbülü dinleyeceğim diye uykusuz kaldım. Bakalım ne zaman susacak, ama susmadı. Onun için bütün evliyaullah divanlarında bu mübarek kuştan bahsetmiştir. Ötmeyi, feryat etmeyi ondan öğrenmek gerekir.

Niyazî Mısrî Hazretleri, başka bir nutk-ı şerifinde:

Ey garip bülbül diyarın kandedir
Bir haber ver gülizârın kandedir

diyor.

Gül gibi açıl tütegör: Bu ne demek? Gülün tomurcuğu kapalıdır. Gece, o tomurcuğun üzerine çiğ yağar. Güneş doğunca, o çiğ ona yumuşaklık verir. Buhar olur ve tomurcuk bir gonca olur. Gonca olduğu zaman ilk verdiği koku gül-i ranâdır. Ranânın daha çok manası vardır. Burada: "Sen de onun gibi ol ve etrafına güzel kokular ver," diyor. Kastedilen koku, güzel ahlâktır. İlim, irfan, insanlık ver. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yoluna götürmeyi ve o yolda yürümeyi insanlara öğret. Sevgiyi, sadakati, samimiyeti, hoşgörüyü, dayanışmayı, hizmet etmeyi öğret, demek istiyor.

"Her şeyin dünyada bedeli var ama güzel ahlâkın bedeli yok. İbadetten asıl maksat, güzel ahlâka erişmektir."

Aşk odına can atagör
Gülzâr olur nirân sana

Havuza giriyorlar ve cum diye atlıyorlar ya, sen de aşk ateşinin içerisine öylesine gir ve girmek için can at ki göresin. Sonunda o dikenlikler gülistan olur. Sümbül, karanfil, leylak, zambak, gül, menekşe olur. Bütün çirkinlikler, senden gider. O çirkinliklerin her birisinin yerine fazlasıyla güzellikler gelir ve her taraf gülistan olur. Burada nirân (diken), çirkinliklerin, kötülüklerin sembolüdür.

İşte bahar. İşte saadet. İşte mutluluk ve işte hürriyet. O arifin gönlüne girmek lâzım. Damenine (eteğine) yapışmak lâzım. Büyüklerimiz, böyle yapmışlar. Burada şu dörtlüğe yer vermenin uygun olacağı kanaatindeyim:

Zevk-i dünyaya ferib olmadılar ehl-i kemâl

Kemal ehli, dünya zevkine rağbet etmediler. Niçin?

Bildiler hasılı hep lübb u hava zill ü hayâl

Ne olduğunu anladılar. Hep hayal ve gölge. Bugün var, yarın yok.

"Güneş varsa gölge var; güneş yoksa gölge yok."

Zevk-i teşbîh-i cihanın hele rüyaya misâl

Dünya zevki neye benzer? Rüyada gördüklerine benzer. Rüyadan uyanınca gördüklerin elinde kalıyor mu? Zengin oldun; hiçbir şey yok. Yine cep delik ve kese boş. Demek ki rüyada!.. Bu dünyadan öteye geçtiğin zaman da rüyadan uyanmış gibi olacak. Ancak götüreceğimiz başka güzellikler var. O halde:

Damen-i aşkı tutup buldu kamu kurb-ı visal

Allah'a vuslat edenler, aşkın eteğine yapıştılar.
Hepsi vuslata erdiler. Vasıl-ı ilâllah oldular.

Yüzün Niyazi eyle hâk
Derd ile bağrın eyle çak
Kalbin sarayın eyle pak
Şayet gele sultân sana

Niyazî Mısrî Hazretleri, sözlerine Allah derdiyle başladı ve bitirdi Yüzünü toprak eylemek, mütevazi olmaktır. Tevazu budur. O zaman şikâyet etmeyi bırak.

"Her zaman hoşnut ve her zaman memnun olmaya çalış."

Kahrı ve lütfü birleştir.

Cefaya tahammül et ki, sefaya eresin. İşte bunlardan sonra kalbin saray olur. Ve o sultanı, gönül sarayında bulursun.

Hâke sürüp yüzümüzü fark edelim özümüzü

Onun için derviş, kapı eşiği demektir. Akşama kadar çiğnenir durur. Sen de onun gibi ol. Bassınlar gelsinler, bassınlar geçsinler.

Kütahyalı Arifî Baba, İznik'te Eşrefoğlu Rumî Hazretleri'nin ayak ucunda medfündur. Akşam kaldığı hanın sahibine:

-Yarın beni Eşref Rumî Baba'nın ayak ucuna gömersiniz, demiş.

Hancı, buna pek itibar etmemiş. Sabah olmuş, ama odadan çıkan yok. Öğleye kadar bakmışlar çıkan yine yok. Kapıyı kırıp girmişler. Çenesini takmış; ayaklarını bağlamış; baş ucunda divanı ve üç kuruş dünyalığı... Buna tasavvufta "isbât-ı vücûd" derler.

-Duvardan aşıralım; mezarlığa koyalım, demişler. Hancı:

-Yok yok! Yormayın kendinizi. Vasiyeti var. Eşrefoğlu Rumi Hazretleri'nin ayak ucuna gömün. O akşam bana: "Eşrefoğlu Rumi Hazretlerine, ziyarete gelenler benim üzerime basarak gelsinler, basarak geçsinler. Ben, hep çiğneneyim," diye buyurdu.

Tevazuya bakın! Bu zat-ı âliyi, ziyaretine gittiğimde kabr-i şerifinin bulunduğu yere bir kitabe koymalarını istedim. Onun Kütahyalı Arifî Baba olduğunu söyledim.

Derd ile bağrın eyle çak

Allah derdiyle durma devranda, zikirde ol.

Kalbin sarayın eyle pak

Kalp, bir saraydır. O saraydan yabancıları çıkar. Sahibine kalsın. Şeyh Galib, o büyük insan şöyle buyurur:

"Mü'minin kalbi Allah'ın evidir. O evi, pak edip sahibinden gayriyi def edince hanesinde yalnız ev sahibi kalır. İşte o zaman saray pak olur."

O pak olmuş gönül sarayına Allah'ın rahmeti, merhameti tecellî eder. Artık o kişi, Allah'la görür; Allah'la bilir; Allah'la duyar; Allah'la konuşur; Allah'la yürür. Her işi O'nunladır.

Bu insanlar, sıradan insan değil elbette. İşte bunu, insanlar anlayamazlar. Anlayanlar, çok azınlıktadır. Allah, bizi anlayanların zümresine katsın.