Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 29 Mart 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 16


Bir yol ki Allah yoludur
Bir yol ki Muhammed Mustafa'nın yoludur

O yolun ne denli ciddi ne denli safî olduğunu düşünmek lâzım. Allah böyledir. Onlar, bütün umur ve vuslat, bütün say u gayretlerinde, mesâilerinde ve çalışmalarında, bütün niyetlerinde, bütün attıkları adımlarda daima bir hikmet, bir hedef gözetirler. Nedir o? Cenab-ı Hakk'ın hoşnutluğunu ve memnuniyetini kazanmak. Rabbimiz bizden nasıl memnun olur, nasıl hoşnut olur? Ne yapmamız lâzım, ne yapabiliriz? Aradıkları budur. Nasıl rızasını kazanabiliriz. Onun için ehl-i hakikatin bütün mesâisi, Allah'ı hoşnut etmektir. Tabii, bu zaman içinde bu ulvî düşünce ve nezih düşünce onu o hale getirir ki, artık o nezaket ve zerâfet sergiler. Tevazuda zirveye ulaşır. İşin sonunda Allah ona der ki:

"Ey kulum! Ben senden hoşnut ve razıyım." (Maide Suresi ,ayet 119)

Kul da der ki Allah'a:

"Yarabbi, ben de senden hoşnut ve razıyım." (Maide Suresi ,ayet 119)

Allah, kulundan hoşnut ve razı olunca kul Hakk'ın cemalini görmeyi hak etmiştir.

Hoştur bana senden gelen ya gül çiçek yahut diken
Ya libâstır yahut kefen lütfun da hoş kahrın da hoş.

Bu sözler niye söylenmiş? Karşılıklı razı ve rızaya istinaden. Kulu Mevlâsı'ndan, Mevlâ kulundan hoşnut olmuş. Karşılıklı rıza göstermiş ve birbirlerini sevmişler. Sonunda sevenle sevilen bir olmuş. Allah kulunu sevmiş, kul Mevlâ'dan gelen sevgiyle Rabbini sevmiş. Sevgi abidesi olmuşlar. Melekler, onların etrafında hizmetçi olmuş. Ay ve güneş onların emrine ram olmuş. Geceler, gündüzler, yeryüzü ve gökyüzünü Allah onların avucunun içine koymuş.

Ne zenginlikleri ne hükümdar oluşları ne de çok yüksek bilgi sahibi âlim oluşları onları en ufak bir şekilde bir tüyün kımıldaması kadar dahi gurur vermez. Onların hali, sonbahardaki ağaçların hali gibidir. Kemale ermiş, olgunlaşmış, kokulu, lezzetli olmuş ve dalları eğilmiş. Onca kemale rağmen onların nişanları, mahviyet ve tevazudur.

Onların kaynağı, beslendiği, feyz aldığı tek merci hakikat-ı Muhammedi'dir. Bütün enbiya-yı izam ve evliya-yı kiram, o merkezden feyz almışlardır. Rahmete'l lil âlemin. O âlemlere rahmet için gönderilmiştir. O, ölümsüz bir ruhtur. Ama birisi çıkar da:
" Efendim, sizin dediğiniz Hz. Muhammed (s.a.v.), on dört asır evvel hayattan geçmiş," derse! "Onların mezara giren tarafları, bu dünyadan aldıklarıdır. Onlar ruhen ölümsüzlerdir," derim.

Ölüm, onlardan uzaktır. Onlar, hayatta ölmüşlerdir. Mûtû sırrıyla ölmüşler ve hayat-ı cavidan (Ebedî Hayat) kazanmışlardır. Onların hayatı, şu insanların hayatı gibi değil. Ruhun, toprakta işi yok. Onun için Hz. Mevlâna (k.s.): "Ağlamayın ney üfleyin, kudüm çalın," diyor. Ölüm, onların nazarında ve onların anladığı şekilde başkadır; bir avamın anladığı şekilde başkadır.Hepsi, ölümü beklemişlerdir.

"Rindlerin ölümü başkadır."

Onlar, Türkmen dervişi Koca Yunus'un :

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Adın ile avunurum
Bana seni gerek seni

sözleriyle ifade buyurduğu gibi. Bu güzel sözlere eş değer Niyazî Baba'nın da sözlerini ilâve edersek, konunun tamamen okurlarımızın idrâkına sunulmuş olacağını düşünüyorum:

Dünya ve ukbâ perdesin ardına atar cümlesin
Kor mâsivâ eğlencesin eğlencesi tevhid olur

Mısri'ye uyan kişinin gider çürüğü işinin
İçindeki can kuşunun eğlencesi tevhid olur

İşte ehlullahın ahvali, ef'âli, düşüncesi budur.

Hz. Mevlâna, o büyük ve seçkin insan, bu gerçeği Divan-ı Kebir'de ne güzel ifade etmiştir:

"
Hakikatten haberdar olarak ölen âşıklar, sevgilinin huzurunda şeker gibi erirler, tatlı tatlı ölürler.
Elest hitabından âb-ı hayat içerler de bir başka şiveyle ölürler hâsılı.
Hepsi de âşıktırlar, aşk alanında toplanmışlardır, onun için şu insan toplulukları gibi ölmez onlar.
Letafette melekleri bile geçmişlerdir. İnsanlar gibi ölmek, onlardan uzaktır artık.
Sen arslanlar da köpekler gibi kapı dışında mı ölürler sanırsın?
Âşıklar, yoklukta öldüler mi can padişahı, onları karşılamaya çıkar.
Âşıklar, gayb gözlerini açarlar. Âşık olmayanlarsa kör, sağır bir halde can verirler.
Hepsi de güneş gibi aydın bir hale gelirler. Çünkü onlar, o ayın ayakları ucunda ölürler.
Birbirlerinin canı olan âşıkların hepsi de birbirlerinin aşkıyla can verirler.
Hepsinin de ciğerinde aşk suyu vardır, hepsi de su gibidir; ciğer içinde ölürler âdeta.
Âşıklar, gökyüzüne uçarlar. Münkirlerse cehennemin tâ dibinde geberirler.
Geceleri korkudan uyumazlardı, onun için hepsi de korkudan, tehlikeden emin olarak ölürler.
Fakat burda ota, yiyeceğe tapanlar zaten öküz kesilmişlerdir, elbette eşek gibi ölürler onlar.
Bugün o bakışı anlayanlar, neşeli bir halde, gülerek cânlarını o bakışa feda ederler.
Padişah, onları lütuf kucağına alır. Onlar öyle hor hakir bir halde ölmezler. Mustafa'nın huyunu arayan âşıklar, Ebû Bekir gibi, Ömer gibi ölürler.
Ölüm uzaktır onlardan amma, bu sözleri şayet ölürlerse diye söyledim.
Ey padişah, ey Şemseddîn! Senin münkirlerin, ölüm anında bile gerçekten habersiz, ölüp giderler."