Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 25 Mayıs 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 15


Ey vahdet bahr-ı bî-pâyân sensin mevcezen
Kesret-i emvâc içinde rûnümâ sensin yine
Bin isim yüz bin çeşit vermiş isen de kendine
Her nedense asuman, eflâk, ervah beden
Yalnız sensin sen

Dikkat ü imanla baksa çeşm-i insan âleme
Asumâne kubbe-i Minâ'ya mihr-i envere
Âlem-i balâya arşa bir de bu esfel yere
Dûrbîn-i ma'rifetle baksa vech-i âdeme
Yalnız sensin sen

Sünbül-i reyhanda da şevke ve gaylanda da
Dilharaş feryadı arslanın nevası bülbülün
Gonca-i şevk-i bahşi bûy-i rûhnevaz-ı bir gülün
Zerre câmidde de en ufak hayvanda da
Yalnız sensin sen

Cümle havasımda kalpte alk ü vicdanımda
Sevk-i aşk ile mest-i bî-hûş olduğum demlerde
Derd-i nâk yârdan mehcûr kaldığım demlerde
Hasret ü firkatle suzân bî-karar canımda
Yalnız sensin sen

Agûş-i vuslatimde mehlikâ lerzân iken
Cavidânî bir hayâtı sığdırırken âne
Bî hûş-ı nigâran olurken kar gibi gerdâne
Havf-i ulviyette ruhum valehu hayran iken
Yalnız sensin sen

Allah'ın birliğini ifade eden ne engin ve zengin sözler bunlar! Onun için tercümân-ı Hak demişler. Şu sözlerin bir satırı, kitaplar dolusu açıklama ister. Güzelin boğazına inci dizer gibi bu sözleri sıralamışlar. Üslûp güzel, mana zengin. Nasıl çıktı; nasıl oldu da gökyüzünden, yeryüzünden bütün oluşumlardan daha engin olan gönülden bu sözler tulû etti? Son mısraları biraz açıklamaya çalışalım:

"O ay yüzlüyle beraber olduğum zaman - sevgilisinden söz ediyor- cavidanî bir hayatı bir anın içine sığdırırken o an ölüm öyle elastikiyet ifade eder ve genişler ki asırları içine alır."
Aslında bunları ne kadar açıkladık desek o nisbette kapalıdır. En iyisi okuyanların yüksek idrakına ve vicdanına bırakalım.

Havf-ı ulviyette ruhum valehu hayran iken: "En ulvi düşüncelerin içinde en yüksek tefekkürün içinde kendi benliğimden geçmiş bir anda mest ü hayran iken o anda dahi var olan yalnız sensin sen."

Evvelce vücut ikiden müteşekkil, dedik. O ikinin birisi cismanî yapı. Memleketi burası. Anne sütünden itibaren sofradaki çorbadan pilavdan ekmekten aldığımız, şu hale gelen vücut. Bunun keyfi yerinde. Acıktığı zaman oturuyor. Baldır, börektir, ekmektir, şudur budur besleniyor. Çünkü o buralı. Ama buralı olmayan bu kafesin içinde bir "Hazret" var ki; o misafir. O, bu kafeste mihman. Esas güç de ondadır. Sevk-i idare ondadır. Tasarruf ondadır. Allah, ona o yetkiyi vermiştir. Bu cismanî yapı da onun araç ve gerecidir. Hadis-i şerifte Peygamber-i zişân aleyhi ekmelü'l tehaya Muhammed Mustafa (s.av.):

"Nefsiniz sizin binitinizdir. Onu iyi koruyun; kollayın; muhafaza edin."

diye buyururlar.

Bu cismanî yapı, ruhun bineğidir. Atın üzerindeki binici gibi. Bütün şer'î ibadetler, bu cismanî yapının eğitiminden söz eder.

Tasavvufî eğitim, bütün riyazatıyla şer'îsiyle, nafilesiyle, farzıyla, bütün anılarıyla bu birbirine zıt gibi görünen, ama biribirine düşman olmayan birbirinin mütemmimi ve biribirine muhtaç olan bu ikilinin arasındaki ikiliğin kalkması yani nötr hale gelmesidir. Başka bir ifadeyle ruhun kemaliyle cismanî yapının birleşmesidir. Bir vücut...

Gerçek manada İslâm'ın tevhit dini denilmesinin esrarı da budur. İşte tevhide ulaştın. Şimdi o ikiyi konuşturuyor. Birisi içerde sır; birisi o sırrın şu anda görünen fizikî yapısı. Beden yani cisim. Buna nefis de diyebiliriz. O ikiyi konuşturmuş. Önce sır, söze girmiş ve başlarken şunu söylüyor: " Sırrımdan bana hitap ". Sır hitapta bulunuyor. Kime? Cismanî yapıya yani nefse. Ne diyor bakalım, sırrın sözleri nelerdir? Onu dinleyelim:

Matla-i şems-i hüviyyet menşe-i ekvân benim,
Menbe-ı manâyı kesret mahzen-i ebdân benim
Ben oyum ki kendi emrimden yarattım âlemi.
Hep şuûnumdur bu mevcut, dehr-i bî pâyan benim.

Ben oyum ki la-mekânım, lâ-zamânım, lâ-kuyûd.
Her zamandan her mekândan müncelî imkân benim.
Arş benim, kûrsi benim, âsûmân-ı seb'a benim
Madde vü cevher unsur u câmid ve hayvan benim

Nûr-ı mahzım, sırr-ı mutlak, nokta-yı ıtlâk-ı Nûn
Hem ruhum, hem melâik, âdemim insân benim.
Ben o zât-ı mutlakım ki vasf u fi'ilimle ayan.
Ey... Hâlik-i zîşan benim, Rahman benim.

Şimdi benden sırrıma cevap. Cismanî yapıdan nuranî yapıya yani esrara şimdi cevap geliyor.

Ben oyum ki ben dedikçe maksadımdır kudretin,
Ben oyum ki benliğimden zahir olmuş vahdetin.
Farz edersem benliğim senden cüdadır ey vücûd
Vehm-i mahzım, hiç vücûdu var mı ma'dûmiyetin.

Bir fakirim ki neyim varsa senindir bense hiç,
Fakr-i fahrî eldedir fermân-ı vahdaniyetin.
Arş u kürsi, arz u eflâk hep senin emrinle var,
Suhf-ı ekvân dest-i takdirinle mektum âyetin.

Sen o zât-ı bî nişansın, lâ-mekânsın bî zaman,
Her ne varsa fi'il ü evsâfın, kemâl-i kudretin,
Sen o mevcutsun ki senden bir diğer yok müncelî
Her vücûda oldu kayyûm sırr-ı mevcudiyetin.

İşte bütün esrar-ı ilâhî, bu hazinenin içinde var. Bunlar, ehlinin indinde paha biçilmeyen ve biçilemiyen değerli sözler ve kıymetlerdir. Ne kadar yokluğa erdi ve hiçliğin tamamına ulaştı. Yokluğun hiçliğin tamamına erişti. Şurada ne dedi bakın:

Farz edersem benliğim senden cüdadır ey vücûd
Vehm-i mahzım, hiç vücûdu var mı ma'dûmiyetin.
Bir fakirim ki neyim varsa senindir bense hiç
Fakr-i fahrî eldedir ferman u vahdaniyetin

Peygamber Efendimiz, hadis-i şeriflerinde buyurmuş:

"Fakirliğimle iftihar ederim."

Hiçbir şeyi olmayan insanlar, kendinde bu benim diyebileceği bir şeyi olmayan, kendisi de olamayan neyin sahibidir? Ve diyor ki: "Bir fakirim ki neyim varsa senindir. Bense hiç."

İşte ehlullah, her şeyi aslına, sahibine teslim ve tevdi etmiş ya da bu işin böyle olduğunu fehm etmiştir. Bundan sonraki yorum, sevgili okurun kendi izan ve irfanına kalmıştır.

Evvelce verilmiş de sonra alınmış değil; aslı itibariyle malın sahibi Hak'tır. "Yâ malike' l mülk ". Bu mülk ister evren olsun, ister âlem ,ister âdem olsun, âlemin mülkü diye bir şey yok. Hepsi, Allah'ın mülküdür ve Allah, kendi mülkünde kendisi mutasarrıftır. Onun mülkünü bir başkasının tasarruf etmesi mümkün değil. Zira bir başkası diye bir şey yok. Onu söylüyor.

Vehm-i mahzım: "Benim benim, ben ben dediğin şey sadece bir evhamdır."
Evham ise, vahime diye bir hassadır. İnsan onu üretir. Vahime, olmadık bir şeyi var saymaktır. Şimdi buradan tut sokağa var; kendilerinde varlık görenler ağalar, beyler, paşalar, hacılar, şunlar, bunlar, "ben ben ben" diyenler, hadis-i şerife dikkatle kulak vermelidirler.

Peygamberimiz: "Fakirliğimle iftihar ederim, " buyurduğu zaman bu fermanı, bu gerçeği ortaya koydu. Yoksa buradaki fakirlik, ekonomik yönden atı, arabası, koyunu kuzusu, toprağı olmadı, demek değildir. Çünkü içinde hükümdarlar da var. İşte Davud (a.s.), oğlu Sultan Süleyman (a.s.).

Buradaki yokluk, buradaki fakirlik, bu vücutla ilgili kendilerine ait bir şeyin olmadığını anlatmak içindir yani tevazunun ve mahviyetin zirvesidir. Kim dünyaya gelirken bir dilekçe yazmış ki; kim giderken dilekçe yazabilir? Getiren Allah, götüren Allah. Dün ne idik? Bilmiyoruz. Yarın ne olacağız? Bilmiyoruz. Nereden geldik? Kapalı. Neredeyiz? Adına "dünya" diyorlar. Nereye gidiyorsun? Kapalı.

Bu soru işaretlerinin içinde şu üç günlük dünyada üç günlük dünya emanetiyle, kişinin havalanması, gururlanması, şunun bunun sahibiyim demesi ne kadar çocukça bir iştir. Aynen çocuk! Hani çocuğun eline oyuncak verirsin sevinir; alırsın ağlar. Tekrar verirsin bir daha sevinir. İşte o oyuncağı büyütürsen hanlar, hamamlar, bostanlar, mevkiler, makamlar olur, diye buyurur. Ancak Ayet-i kerimenin sonu eğer bu emval, evlât, mevkiler, servetler, samanlar, rütbeler Allah için ve Allah adına olursa "ecrun azim" sonunda ecir ve mükâfatlar vardır. .Aslolan oyuncak misâli sahip olduğumuz metalarla övünmek olmayıp o nimetlerin hayra Hakk'a ulaşmasına vesile kılmak olmalıdır.

"Emval, evlât ve mevki makam, bunlar fitnedir. Meşgul edicidir. Sizi oyalıyıcıdır.'' 
 (Enfal Suresi Ayet 28)

Ama bu emval, evlât, rütbe, makam şöyle olursa ki,

"Eğer bu oyalanma Allah adına olursa, bilinçli olursa, arifçe olursa o zaman hizmet olur. Ve o kişi, büyük ecir ve mükâfata nail olur. Çünkü serveti hayırlara vesile olmuştur."

Tepeden tırnağa hizmet olur ve hizmetin sahibi de seyyittir. Çünkü Peygamber Efendimiz, hadis-i şerifinde :

"Toplumun efendisi hizmet edendir." buyurur.

Rüyasında insan, çok zengin olur. Mülti trilyoner olur. Belki gündüz cebinde harçlığı bile yoktur ama rüyasında kendini hükümdar görür. Uyandığı zaman rüyadaki hükümdarlıktan ne kalır elinde? Hiç!.. Buradaki hükümdarlıktan öte dünyaya geçince bu hâl, uykudan uyanmaya benzer. İnsanlar, bunun böyle olduğunu idrak eder.

Farklar vardır. Fizikî yapı olarak kimse kimseden farklı değildir ama Kuran'ın ifadeleri insanlara bakışı farklıdır. Bir insan vardır ki, onu yerin dibine batırır. Yine bu insanlardan birileri bir çokları buna dahildir. Bir insan vardır ki, onu ortada gezdirir. Hele bir insan vardır ki; onu zirveye çıkarır. Kimdir bunlar? Enbiya-yı izam, evliya-yı kiram. Onlar, korkudan ve mahzun olmaktan uzaktırlar.

Peygamberlere de:

"Ben, size kâfi değil miyim?" (Zümer Suresi, ayet 36),

diye buyurur Allah Teâlâ.

Şimdi bunların hepsi insana hitaptır. Bir yerde de hayvandan aşağılık olduğunu söyler. Eğer insanlık, sadece fizikî yapıda ette kemikte ise o zaman eşit olmamız lâzım. Öyle değil mi? Peygamberlik, velilik, kemalât fizikî yapıyla alâkası olmayan şeylerdir.

"Çiçeğin özelliği renginde mi? Plastik çiçeklerin de rengi çok güzel. Yanyana getirdiğin zaman plastik çiçekle doğal çiçeği ayırt etmek bile karşıdan zordur. Ama bak bakalım birisinde koku var, öbürü bomboş. Birisinde hayat var, öbürü başka. Onunla bunun farkı var. O halde hiç  kâmil insanla avamın farkı olmaz mı?."

"De ki ey habibim: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer Suresi, ayet 9)

ayet-i kerimesiyle konumuzu noktalayalım.

Mesele,o biri görecek o gözü eğitmektir. Bütün uzuvlar eğitilir.İnsan, bütün hücrelere varıncaya kadar eğitim görür ve tebeddülât (değişim) geçirir yani saflaşır.

Böyle bir inkilâp ve böyle ilâhi bir ihtilâl. Bunların hepsinin tek birleştiği yer ve bu işlemleri yapan aşktır. İlâhi sevgidir. O geldiyse iş biter.

Artık bırak! Hasta doktorunu buldu. O, zaman içinde o tedaviyi en güzel şekilde yapar. Onun için bütün peygamber-i zişân ve evliya-yı kiram, bu derdin devasını aşkta bulmuşlar ve Hz. Mevlâna, o güzel sözü söyledi:

Aşk imiş bu âlemde her ne var ise
İlim bir kıyl-u kal imiş ancak