Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 23 Ağustos 2017.
E-Posta : Parola :
 

Sohbet 6


Kütahya tarih boyunca tasavvufta, edebiyatta, musikide, askeri ve siyasî alanda nice büyük insanlar yetiştirmiştir. Meselâ Gümüşeşik Zaviyesi'nde medfun nâmı "Tuna Müdafii" diye tescil edilmiş Hüseyin Paşa vardır.

Hüseyin Paşa, Tuna'da, Silistre'de, Kafkasya'da 10.000-15.000 Türk askeri ile 90.000'lik Rus ordusunu perişan ederek Türk ordusunu muzaffer kılmış büyük bir kumandandır.

Musikide Osmanlı'nın yetiştirdiği Hammamizâde İsmail Dede gibi bir bestekâr, Şeyh Galib gibi bir dehâ ve daha birçok büyük insanları "Kütahyalılar" diye şöhret yapan Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhlerinden Ali Nutkî Dede yetiştirmiştir. (Ali Nutkî Dede 18. asır musikişinâslarındandır. 1176 senesi Muharremi'nin beşinci günü Yenikapı Mevlevîhanesi civarındaki evde doğdu. Babası, Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Kütahyalı Ebu Bekir Dede'dir. Onun babası, Halveti şeyhlerinden Ahmed Efendi'dir. Onun babası Seyyid Hüseyin Efendi, onun babası Halveti şeyhlerinden Seyyid Nureddin Efendi'dir. Ali Nutkî Dede'nin annesi Saide Hanım "Miraciye" sahibi meşhur musikişinas Kutbu'l Nâyî Osman Dede'dir. Ali Nutkî Dede'nin tahsil ve terbiyesinde bilhassa"Ettevarihu'l Mevleviyye" adlı eserin sahibi Sahih Ahmed Dede'nin büyük tesirleri vardır. 14 yaşında iken babası vefat etmiş ve M. 1775'te Yenikapı Mevlevîhanesi'ne şeyh tayin edilmiştir. 30 sene meşihatta bulunduktan sonra 1219 Cemaziyelevveli içinde M. 1804'te 43 yaşında iken vefat etmiştir. Yenikapı Mevlevîhanesi'nde babası yakınında medfûndur. Abdülbakî Dede, Ali Nutkî Dede'nin kardeşidir. M. 1765'te Yenikapı Mevlevîhanesi civarındaki bir evde doğar. Milas Müftüzâde Halil Efendi'de okur ve Arapça'yı, Acemce'yi öğrenir. M. 1794 Recebi'nin haftasında evlenir. Tekkenin bir dairesinde eser telifi ile vakit geçirir. Bir taraftan musikinin nazariyat ve ameliyatı ile etraflı bir surette meşgul olur. Bir müddet dergâhın neyzen başlığını ifâ eder. Meşhur musikişinas Dede Efendi'ye ney üflemeyi öğretir. Ali Nutki Dede vefat edince M. 1804 senesi Cemaziyelevvelinde Yenikapı Mevlevîhanesi'ne şeyh tayin edilir. 17 yıl vazifede bulunarak halkı irşat eder. M. 1820 Cemaziyelevveli'nin yirminci Cuma gecesi saat beşte vefat eder. Kitabesine: Âlem-i lâhuta can attı bu dem Bakî Dede, şeklinde tarih düşürülür.)

Ali Nutkî Dede, Yenikapı Mevlevîhanesi'ne Kütahya'ya yakın Sekiören Köyü'nden giden Ebu Bekir Dede'nin oğludur. Ebu Bekir Dede'nin Nasır Abdülbâkî Dede adında bir oğlu daha vardır. Aile ilk tahsilini Kütahya'da yapmıştır. 1925'te tekkeler kapatılıncaya kadar Yenikapı Mevlevîhanesi'nin yetiştirdiği bütün şeyhler, bu aileden gelmiştir. Cumhuriyet'ten sonra Soyadı Kanunu ile aile "Baykara" soyadını almıştır. En son evlâtları, günümüzün tanınmış neyzen ve bestekarlarından Gavsî Baykara'dır.

Bir gün II. Mahmud, bu büyük ailenin yetiştirdiği Ali Nutkî Dede'yi ziyaret etmek üzere Yenikapı Mevlevîhanesi'ne gelir. Ali Nutkî Dede'nin bestelediği çok renkli ve süslü Mevlevî âyinleri içinde hemen hemen birinci sırayı alan Acem Pûselik âyin-i şerifini dinler. O kadar mest olur ki; sonunda dervişlere para bile dağıtır. (Acem Pûselik, tahminen iki asırlık bir mürekkep makamdır. Acem mürekkebine, bir Pûselik beşlisi ilâ vesinden doğmuştur. Bütün Pûselikli mürekkep makamlar gibi lâ-dügâh perdesinde durur, Pûselik beşlisini inici bir şekilde icra ederek karar verir. Acem'de olduğu gibi burada da güçlü perdesi bilhassa re-nevâdır. Donanıma Acem gibi, si için bir koma bemolü konulur. İcâbederse nota içinde Acem'deki gibi si bekar ve si küçük mücenneb bemolü, Pûselik için ise sadece bekar ilâve olunur.)

Ali Nutkî Dede II. Mahmud'a:

-Hünkârım, siz dervişlere para vermeyin. Biz, onların ihtiyacını görüyoruz. Siz para verirseniz, onların dünyaya meyilleri artar, diyerek uyarıda bulunur.

II. Mahmud, Halvetiye-Şabaniye müritlerindendir. Onun mürşid-i kâmili, Bolu'nun Gerede kasabasında medfûn Geredeli Aziz nâm-ı diğer Şeyh Hacı Halil Efendi (k.s.)'dir. Geredeli Aziz (k.s.)'in yetiştirdiği çok büyük simalarından biri Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'dir.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k. s.), öz be öz Kütahyalı'dır Babası Kütahya eşrafından Hacı Halil Ağa'dır. Çiftlik çubuk sahibidir. Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in gençliği harabattır. Ama gençliğinde sahası, cömertliği, fakir fukaraya yardımıyla isim yapmış bir zat-ı muhteremdir. Sinesine ilâhî bir aşkın düşmesiyle orta yaşlarında turuk-ı âliyye ye intisap etmiştir.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.), uzun süre mürşid-i kâmil arar. Hatta Şam'a kadar gider. Ancak arzu ettiği gibi birisini bulamaz. Nihayet bir gün Gerede'de büyük bir zat olduğunu işitir. Bu zatın huzuruna varmak üzere Kütahya'dan Gerede'ye gider.

Gerede'de Halvetiye Şabaniye tarikinin ulularından Geredeli Aziz Hacı Halil Efendi'ye bîat eder. Çok kısa zamanda manen çok mesafe kat eder.

Yılda iki kez kurban ve ramazan bayramları olmak üzere şeyh-i kâmili Geredeli Aziz (k.s.)'i ziyaret eder. Ondan himmet ve feyz alarak ilâhî teveccühlerine mazhar olur. Seneler böyle geçip gider.

Bir akşam dergâhta dervişan, Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in başında mürşid-i kâmil tacını görür. Halifelerin tacının amâmesinin (zemininin) beyaz, kamâmesinin siyah, mürşid-i kâmilin tacının amâmesinin siyah, kamâmesinin beyaz olduğunu yani halifelerin tacı ile mürşid-i kâmilin tacı arasındaki farklılığı bilen dervişan:

-Efendi, bizim şeyhimiz Geredeli'dir. Görüyoruz ki; bugün sizin başınızda mürşid tacı vardır, derler.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.):

-Yarın anlaşılır, diye buyurur.

Bu kadar kısa cevap vermekle yetinir. O gece yani dervişanın o soruyu sordukları zaman Geredeli Aziz (k.s.) Hakk'a yürümüştür. Ertesi gün sabahleyin Geredeli Aziz Şeyh Hacı Halil Efendi(k.s.)'in oğlu Gerede'den Kütahya'ya gelir. Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in dergâhına vararak huzura çıkar.

-Efendi, babam dün Hakk'a yürüdü. Emanetin size intikal ettiğini söyledi, der. Bu, şu demek olur.

Gerede'de Şeyh Hacı Halil Efendi Aziz (k.s.), gözlerini yumunca Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.), irşat görevinin kendisine tevdi edildiğini anlıyor. Başındaki hilâfet tacını çıkarıp reşâdet tacını giyiyor. Dervişan bu duruma sabahleyin muttali oluyor.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.), bu derece keramatı bariz, keşfi açık bir kâmil insandır. Müritleri meyanında devlet ricalinden çok sayıda insan vardı. Bunlardan biri, 18. asrın insanlarından Osmanlı Maliye Nazırı Kütahyalı Ali Paşa'dır.

İstanbul'da sarayda bir tebeddülat olur. O tebeddülat neticesinde Ali Paşa'yı Maliye Nazırlığı'ndan tenzil-i rütbe ile Şam civarında küçük bir kasabaya kaymakam gönderirler. Âdeta bir sürgün gibi. Ali Paşa, kendisine bu emir tebliğ edildiği zaman doğru İstanbul'dan Kütahya'ya gelir. Dergâha giderek şeyh-i kâmili Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in huzuruna varır ve maruzatını arz eder:

-Fakiri, Maliye Nazırlığı'ndan tenzil-i rütbe Şam civarında küçük bir kasabaya kaymakam tayin ettiler, ne buyurursunuz? diye sorduğunda çok celâlli bir insan olan Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.) celâllenerek:

-Olmaz, öyle şey! Merkez-i Şam'a vali tayin ettim. Git göreve başla, diye buyurur.

Ali Paşa:

-Eyvallah sultanım! diye el ayaklarına kapanır ve yola çıkar. Adana civarlarında iken Osmanlı'dan:

-Bir yanlışlık olmuş. Siz, Şam civarında bir kasabaya kaymakam değil; merkez-i Şam'a vali tayin edildiniz, şeklinde ikinci bir emir gelir.

Bunun üzerine Ali Paşa :

-Ben, bu emri daha evvel tebellü ettim. Azizimin emridir. Öylece yola çıktım, der.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.) hakkında anlatılan bu rivayetten de anlaşıldığı gibi bu muhterem zat-ı âli, tasarrufu keskin bir zat-ı âlidir.

Onun kerameti, güzellikleri ve büyüklüğü söz ve harf kalıplarına sığmaz. Ancak onu, onun erdiği sırra vâkıf olanlar ve o hâli yaşayanlar anlayabilir. Dolayısıyla onun kerametine vâkıf olan azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'nin, bu büyük veli hakkında bu­yurduğu nutk-ı şeriflerini mermer üzerine kitabe olarak yazdım ve türbesinin duvarına astım. Bu kitabelerden birisi şudur.

Bende-i Şa'bân-ı Velî ârifibillah idi
Kalb-i şerifi anın sonsuz bir deryâ idi
Kerâmâtı vasfa gelmez cümlece âyân idi
Âşıkana feyz saçar himmeti valâ idi
Her umurda salâh ister öyle bir Şeyh Sâlih idi

İkinci kitabede:

Ey zâir! Sen ki bunda gelip dua edersin
Sadakatle Hakk'a boyun eğersin
Sanma bundan melûl mahzun dönersin
Murâdların hâsıl olup ağlar iken gülersin
Girip fîrdevs-i âlâya cemâli seyredersin
Akıbet kevseri Şeyh Salih elinden içersin

Şeyh Salih Efendi Aziz (k. s.), azizimin de buyurduğu gibi pek çok kerametleri bilinen, anılan ve kulaktan kulağa intikal eden memleketin yetiştirdiği büyük ve yüce bir insandır. Yine azizimin ifadesine göre: Şeyh Salih Efendi Azîz (k.s.), makam-ı pir'e ulaşmıştır. İsteseydi kendi adına kol açabilecek ekmeliyette pir-i sânidir. Ancak istememiştir.

Bir gün yaşlı bir kadın, dergâhın önünde bir ileri bir geri gezinir. Düşüncelidir. Bu kadın, bir anne-bir oğulmuş. Oğlu, yârenleriyle yemekli gezek gezer ve haftada bir gün dostlarıyla beraber olurmuş.

O hafta gezeğin sırası bu oğlana gelir. Ancak oğlan daha önce annesine haber vermeyi unutur. Gezeğin olacağı gün, oğlan sabahleyin kalktığında sıranın kendisinde olduğunu hatırlar. Annesine seslenerek:

-Anne! Akşam gezek bizde. Arkadaşlarım gelecek. Yemekler hazırlanacak. Su börekleri, kuru köfteler, baklavalar yapılacak, der.

Kadın, bir anda bunları duyunca şaşırır. Varlığı da olmadığından üzüntü içinde ne yapacağını bilemez. Oğlunun mahcup olmasını istemez istemesine ama, elde avuçta bir kuruş yoktur. Derken dergâhın önünden bir ileri bir geri geçmeye başlar. Kadının telâşını ve düşünceli halini gören Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.):

-Hatun, gel buraya! Oğlunu mahcup etme. Yanına iki yardımcı bul; akşama kadar yemekleri yetiştirirsin. Oğluna da tenbih et. Bir daha senin iki ayağını bir pabuca sokmasın, der ve bir avuç parayı verir.

Kadın, sevincinden ne diyeceğini bilemez.. Minnet dolu gözlerle dergâhın önünden uzaklaşır. Hemen o parayla akşam yapacağı yemekler için gerekli harcı alır. Bir iki konu komşu çağırıp akşam yemeklerini yetiştirir. Böylece oğlunu mahcubiyetten kurtarır.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in buna benzer sayılamayacak kadar kerâmatı barizdir. Hatta bir kerâmatı Kütahyalı ihtiyarlar tarafından şöyle rivayet edilir:

Sadeddin Cami müezzini, manevî potansiyeli yüksek bir insanmış. Her gün :

-Yâ Rabbi! Bana Hızır'ı göster, diye dua ve yalvarışlarda bulunur.

Böyle, günler gelip geçer. Bir gün sabah ezanını okumak üzere minareye çıktığında minarenin şerefesinde Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.) karşısına çıkar. Müezzin, o mübarek insanı görünce:

-Şeyh Salih Efendi ne işin var, ne yapıyorsun burada? der.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.):

-Eee! Sen dua ettin. Yâ Rabbi! Bana Hızır'ı göster, demedin mi?

-Dedim.

-Buyur! Ben hazırım.

Bu menkıbeden de anlaşılacağı gibi Hızır'ın dünyada bir tane müşahhas bir şahıs olduğunu düşünmemek lâzım. Çünkü Hızrıyet vardır.

"Hızır, ledün sahibi bir insandır. Onun için ehlullahın bu makama uğradıkları ve oradan geçtikleri tasavvuf ilminin kapsamı içindedir."

Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'in buyurduğu gibi Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in: " Kerâmatı vasfa gelmez cümlece âyân idi " Onun kerâmatı hakkında şöyle bir rivayet de bilinmektedir.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in devrinde Yenimahalle (Zafer Cami'nin bulunduğu yer), Rumlar Mahallesi'ydi. Orada büyük bir yangın çıkar ve mahalle tamamen yanar. Birkaç gün sonra yangın söner. Her taraf kül kömür içindedir. Ulemadan bir arkadaşı ile Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.), yangın yerini gezer. Arkadaşı:

-Salih Efendi, gayri müslim olmasa ne olursa olsun hepsi Allah'ın kuludur. Şu harabeye çok üzüldüm, deyince Şeyh Salih Efendi Aziz, birden durur. Sükût içinde bir müddet gözünü ayırmaksızın yangın yerine bakar sonra arkadaşına dönerek:

-Gariban bir meczûb-ı ilâhî varmış. Rumlar, yangın öncesi ona işkence etmişler. O mübareği incitmişler. Zannediyorum, bir de katletmişler. Onu öyle kanlı gördüm, diye buyurmuş.

Meğer hoca: "Rum olmazsa ne olursa olsun insandır. Çok üzüldüm," dediği zaman o meczûb-ı ilâhî, Şeyh Salih Efendi'nin karşısına dikilivermiş.

-Demek bana acımadınız. Şu halime bir bakın! Rumlar, beni ne hale getirdi, demiş.

İşte bunun üzerine Şeyh Salih Efendi de o âlime o cevabı vermiş.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in yaşadığı asırda Kütahyalı'nın bilip tanıdığı ulema-yı zahirden Dolarlızade Hacı Osman Efendi adında şeyhülislâmların bile kendisine akıl danıştığı ilm-i zahirde yedi tula sahibi büyük bir âlim vardı.

Bir gün Dolarlızade Hacı Osman Efendi, Fatiha Suresi'nin ikinci batın tefsirini yaparken takılır. Çok şöhretli olduğu ve halka: " Bak bak koskoca ulema, bir dervişin ayağına vardı dedirtmemek için gündüz değil de gece doğru Şeyh Salih Efendi Azİz'in dergâhına varır.

Şeyh Salih Efendi Aziz, gündüzden hazırlık yaptırmış:

-Evlâtlar, bugün gece misafirimiz gelecek şunları, bunları alın, diye buyurmuştur.

Hacı Osman Efendi, dergâha gelir. Dervişler, geldiğini haber verirler. Şeyh Salih Efendi Azİz (k.s.), yerinden kalkar ve Dolarlızade'yi karşılar:

-Tekkemize nurlar yağdı; bizi şereflendirdiniz; gibi arifane iltifatlarda bulunur.

Hacı Osman Efendi:

-Şeyhim, Fatiha Suresi'nin ikinci bâtın tefsirinde takıldım. Siz ledün sahibisiniz, beni buradan kurtarın. Bu müşkülümü hallediverin, der.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'.

-Aman efendim, estağfirullah ne haddimiz. Elinize su dökemeyiz, diyerek zarif ifadeler kullanır, sonra Azizim Geredeli Şeyh Hacı Halil Efendi, ikinci bâtın yorumunda şöyle buyurmuştu, der ve söze başlar.

Aslında yorum kendisinin, ama o kendisini ortaya koymuyor, "Şeyhim, şöyle buyurmuştu," ifadesiyle mahviyet ve tevazu'u içinde varlıktan sakınıyor. Bu da turuk-ı âliyyenin nezaketidir.

İkinci bâtın tefsirini yaptıktan sonra:

-Şeyhim Geredeli Aziz şöyle buyurmuştu, diye üçüncü bâtın tefsirine geçiyor. Yine Şeyhim Geredeli Aziz, şöyle buyurmuştu diyerek Fatiha Suresi'nin dördüncü bâtının takririne başlayınca Hacı Osman Efendi:

-Şeyhim yeter. Bizim kantarın topu bundan fazlasını çekemez, diyor.

Bunun üzerine Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.):

-Azizim: "Bu ayetin ehlullahta yorumu yetmişe kadar çıkar," diye buyurmuştu der.

Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.)'in yine bir kerâmatı şöyle rivayet edilir:

Bir gün Bursa'da Üftâde Hazretleri'nin dergâhından o günün post-nişininden Şeyh Salih Efendi Aziz'in dergâhına mektup gelir. Mektupta:

-Efendim, Kütahya'daki dergâhınızda dervişin çok olduğunu duydum. Burada evlâdımız kalmadı. Birkaç derviş bize gönderir misiniz? der.

Gelen mektuba cevaben Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.), o günkü manevî sultana şunu söyler:

-Efendim, sultanım! Derviş isterseniz bir fakir var, ama şeyh isterseniz bir hayli gönderebilirim.

O gönüllerin sultanı, böyle demekle dervişlerin şeyhlik ve önderlik davasında bulunduklarını ifade etmiştir. Onun için önce Hak ile Hak olması, ifna-yı vücud etmesi, derâcat-ı seyr-i sülûku ikmal etmesi lâzımdır ki kendisinde varlık kalmasın. İşte o zaman derviş olunur. Derviş olduktan sonra zaten o kâmildir.

İşte Şeyh Salih Efendi Aziz (k.s.) gibi bir Hak dostu Kütahya'dan yetişmiş ve insanlığın hizmetinde bulunmuştur. Yine evliyaullah zincirinin bir halkası da Kütahyalılar tarafından "Hüdâ Rabbim " diye tanınan Hz. Gaybî Sun'ullah Efendi (k.s.)'dir.

Gaybî Sun'ullah Efendi (k.s.), Kütahyalı'dır. On üç tane birbirinden âlâ ve ra'nâ eseri vardır. Bu eserler öz tasavvuftur. Eserlerinde açık ve üryan konuşmuş, dolayısıyla halktan çok taş yemiştir. Ancak ehli için bu tasavufî eserler büyük eserlerdir. Önümüzdeki yıllarda on üç eserine bir kitapta yer verilen bir çalışma sunulacaktır. Bu çalışma, bir ilâhiyatçı tarafından mastır bitirme tezi olarak alınmıştır. Bunlar, iyi alâmetlerdir. Zira Türk toplumu yetmiş senelik tasavvuf boşluğundan sonra yine eski manevî ihtişamına doğru yükseliyor. O tarafa yönelmesi de gerekir. Eğer yönelmezse bu toplum, bağnaz ve fanatik olur. İslâmiyet, bağnazlık ve fanatiklik dini değil; irfan dinidir. Bu irfanı veren, bin seneden bu yana hep tekkeler olmuştur.

Tekkeler, örfümüzü, âdetimizi, kültürümüzü, İslâmî içerikleri, İslâmî zerâfet ve nezaketi, son din olmasının, manevî ihtişamıyla o topluma tasavvuf neşesini yaymıştır. O neşe, toplumda güzel ahlâk, fazilet, sanat ve kültür oluşturmuştur.

Bugün toplum, bunlardan uzak kaldığı için bağnaz ve fanatik olmuştur. Son yıllarda Anadolumuz'da tasavvuf zevki yavaş yavaş gelişmeye başlamıştır. Gerçi ehil olmayan insanlar da ortaya çıktı, ancak bunların gerçekliğinin hakemliğini halk yapacaktır. Çünkü halkın hakemliği muteberdir.

Türk toplumu, tarih boyunca özellikle tasavvufta çok büyük insanlar yetiştirmiştir ve yetiştirmeye devam edecektir. Hiçbir millet, Türk milleti kadar Allah dostu ve âşığı olamamıştır. Bu konuda biz, bir numarayız.

Bu bariz gerçeklere biraz değindikten sonra sohbetimizin asıl konusu olan Allah dostlarını tanıtmaya devam edelim.

Sohbetimizin başında Gaybî Sun'ullah Efendi'nin Kütahyalılar tarafından "Hüdâ Rabbim" adıyla bilinip tanındığını söylemiştim. Onun bu adla yâd edilmesine gelince "Hüdâ Rabbim Risâlesi" adlı bir eserinin olmasıdır.

Risâle, dinî ve tasavvufî esâsların yer aldığı büyük ve zengin sözlerle, hem avama hem havâssa hem de ehassa hitaben söylenilmiş ve yazılmıştır:

Hz. Gaybî'nin ömrünün son döneminde yazdığı bu âli sözlerle, kendisine halk tarafından yöneltilen: "Zındık ve rafazîlik" le ilgili suçlamalara cevap vermek istemiştir.

Risâlenin tamamını dikkatle okuyup incelersek görülüyor ki, o: "Ehl-i sünnet ve'l cemaat üzre" olduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koyabilmiştir. Halkın onu yanlış anlayıp hakkındaki suçlamalara gelince şunları dememiz yerinde olacaktır: Hz. Gaybi, tasavvufu, üryan (çıplak) yani Âdemiyet esrarını ya da hakikati apaçık, net ola­rak ortaya koymuştur. Halk ise, bu âli sözlerin ifade ettiği gerçeği, idrak ve fehm edememiştir. Özümleyememiş, sindirememiş ve sonunda bu büyük veliyyullahı inkâr etmiştir. Hatta Hz. Gaybî'nin bir nutk-ı şerifinde geçen şu dizeler bunu doğrulamaktadır:

Başımız meydana koyup keşf-i esrâr eyledik
Enbiyâ ve evliyânın setr ettiği ma'nâ budur

Hz. Gaybî, bu sözleriyle: "Peygamberlerin ve velilerin kapattığını ortaya koydum. Bunu yaparken başımı da ortaya koydum," diye buyuruyor. Elbette bu kadar üryan ve açık konuşan bir veli, halktan çok taş yer.

İşte o, kendisini zındıklıkla suçlayanlara karşı "Hüdâ Rabbim" risalesini yazarak vefat edeceği günün gecesi, bunu başının altına koymuştur.

Bu risaleyle: "Siz, benim hakkımda şunları deyip beni taşladınız. Oysa ben buyum. Ben, ehl-i sünnet ve'l cema'attenim," demek isteyerek kendini taşlayanlara en büyük ve en güzel cevabı vermiştir.

Hz. Gaybî'nin babası Müftü Kara Ahmed Efendi, dedesi Pir Ahmed Beşir Efendi'dir. Pir Ahmed Beşir Efendi'yi , Ümmü Sinan Hazretleri yetiştirmiştir. Aynı zamanda Pir Şaban-ı Veli Hazretleri'nin külliyesinde bulunan post nişininden de hilâfet almıştır.

Bugün bu mübarek zat-ı âliyi Alevîler sahiplenmiştir. Olabilir... Zira onlar, insanlığın ortak malıdır. Alevî de Sünnî de sahiplenebilir. Nitekim Hz. Mevlâna vefat ettiği zaman herkes ona sahip çıkmadı mı? Musevîler: "O bizim Musâmız. Onu bize verin.", İsevîler: "O bizim İsâmız. Onu bize verin," demediler mi? Ama müslümanlar: "Hayır! O bizim Mevlânamız," dediler. Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde:

"Bir âlimin ölümü, bir âlemin ölümü gibidir."

buyurmuşlardır. Çünkü onlar, âlemin ortak malıdır; gökteki güneşe benzerler.

Güneşin iki özelliği vardır: Isı ve ışık. Işığı ile aydınlatır, ısısı ile ısıtır. Ehlullah da böyledir. Hangi tarikten yetişirse yetişsin hatta hangi toplumdan, hangi dinden gelirse gelsin, onunla öğünebilir.

"Gökteki güneşe, Afrika'nın Ümit Burnu'nda yaşayan insan da, Alaska'da yaşayan insan da: 'Benim güneşim," demiyor mu? Dünyayı ısıtan tek bir güneş yok mu?

İşte ehlullah da böyledir. Onun için Alevîsi de Sünnîsi de: "O, benim insanımdır," diyebilir."

Bununla birlikte işin gerçeği Hz. Gaybî'nin öz be öz Kütahyalı ve ulema bir aileden olmasıdır. O, sünnî bir veliyullahtır.

"Peygamberlerin vârisi olan velilerin özelliği güneşinkine benzer. Benzetmek de gerekmez. Çünkü onlar, güneşin kendisidir. Onlardaki ışık ilim ve bilim, ısı da muhabbettetullahtır.

İnsanoğlu, bu dünyada Hz. Peygamber'in vârisi olan evliyanın ilmiyle ışıklanıp tenvir olmalı; muhabbetiyle gönlünü aydınlatıp ilâhî sevgiyle dolmalı donanmalıdır. Zira onların dükkânların da ilimden ve sevgiden başka bir şey bulunmaz."

Hz. Gaybî, marifetullahı nutk-ı şerifiyle ifade ederken şunları buyurur:

Tâc ma'rifet tâcıdır sanma gayri ola tâc
Taklîd ile tok olan ledünnîden ola aç

Düşe düş olma sakın düşe aldanıp kanma
Hakk'tan gayri ne var ki tâbire olmaz muhtâc

Sana âlem görünen hakikatte Allah'tır
Allah birdir vallahi sanma olası birkaç

Bir ağaçtır bu âlem meyvesi olmuş âdem
Meyvedir maksûd olan sanma kim ola ağaç

Bu sözlerin meali kişi kendin bilmektir
Kendi kendin bilene hakikat ola Mi'râc

Bu âdem meyvesinin çekirdeği sözdür
Sözsüz âlem âdem bir anda ola târac

Hakk denilen özündür özündeki sözündür
Gaybî özün bilene rubûbiyyet ola tâc

Hz. Gaybî, sözlerine taçla başladı ve taçla bitirdi. Taç, sembolik olup pirânın giydiği bir alâmet-i farikadır. Bezden yapılır. Eğer baş baş değilse, o bezden yapılan taç, bir mana ifade etmez. Baş baş ise, başına ne koysan taçtır. İster bir takke, istersen şaşalı bir tac-ı şerif koy. Yeter ki, baş baş olsun. Yunus (k.s.), bir sözünde yine bu gerçeği dile getirmiştir:

Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Ben de alırdım otuza kırka

Bir insan, taklitle avunuyorsa o bezden yapılmış tacı başında bir varlık olarak görür. Baş baş değilse, taç hiçbir işe yaramaz ve insanı bir yere götürmez Çünkü o insan, tahkike yani gerçeğe ulaşamayıp taklitte kalmıştır. Oysa hakikat, taklit değildir Ondaki aşk, ilk dönemlerde taklitle başlayıp sonra tahkike ermiştir. Hani mecazî manada Mecnûn' a sorarlar:

Mecnûn'a suâl eyleseler aşk ne demektir
Leylâ Leylâ, der sonrası Mevlâ'ya erer aşk
Allah Allah

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri gibi bir dehâ, bir kâmil insan, bir veli, İslâm dünyasının hatta bütün dünyanın medhâr-ı iftiharı aşka böyle bir yaklaşım getirmiştir.

Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde:

"Mecazî sevgiler, hakikî sevginin köprüsüdür."

buyurarak mecazî sevgiden hakikî sevgiye yol bulunduğunu anlatmak istemiştir.

"Çocuk, namaz kılarken annenin-babanın yanında yatar kalkar. Sen de onu okşarsın. Çocuğunki namaz mı, anneyi-babayı taklit midir? Mürit de çocuktur. O, önce mürşidini taklit eder, ama sonunda o taklit tahkike ulaşır. Çünkü taklit bir yere kadardır. Ondan sonra tahkike atlamak lâzımdır."

Bülbül dahi feryadı bütün bir gül içindir
Feryâd ederek mest ederek öyle öter aşk
Allah Allah

Pervaneye bak ibret için gayri ne hacet
Maşukuna can vermek için kendin yakar aşk
Allah Allah

Pervane, yılın bir mevsiminde sürü halinde uçan küçük beyaz kelebeklerdir. Yirmi dört saat ömürleri vardır. Işığa meylederler. Nerede ışık görürlerse bulut gibi oraya dalarlar. Son dizelerdeki sözlerde: "Senin ibret alman için başka bir şeye bakmana hacet yok. Pervaneye bak. Bu sana yeter!" demek istiyor. Hatta turuk-ı âliyyede şöyle bir hikâye anlatılır:

Pervanelerin hocası:

-Kırk kişi gidin ve şem'in esrarını keşfedin, der.

Kırk pervane gider. Şem'in etrafında dönüp, şem hakkında bilgi toplarlar. Akşamüstü dönerler. Hocalarına:

-Efendim biz geldik, diye haber verirler.

Hocaları:

-Sayınız tamam mı? Siz kaç kişi gitmiştiniz? Sayın bakalım, der.

Pervaneler sayarlar:

-Efendim otuz dokuz kişiyiz. Bir kişi yok, derler.

Hocaları:

-İnsan kardeşini bırakır mı? Beraber gidelim ve o kardeşinizi arayalım, der.

Hocaları da dahil, otuz dokuz pervane giderler ve geri dönmeyen pervaneyi ararlar.

Hocaları pervanelere:

-Siz nerede döndünüz, diye sorar.

Pervaneler:

Efendim, şurada bir lâmba var. İşte biz onun etrafında döndük, diye cevap verirler.

Meğer o bir tanesi, lâmbanın şişesinin içine girmiş; yanan fitilin üstüne düşüp yanmış; kül olmuş. Hocaları, onu bu halde görünce:

-Gerçek havadis bundaydı. Ancak bu da yandı ve kül oldu, der.

"Maneviyât, yanma ve kül olma yoludur. Yanmadan kül olmadan varlıktan kurtulmanın imkânı yoktur. Hiç olmak lâzımdır."

Yürü aslında fena bul budur etvâr-ı kemâl
Yürü alâyiş-i terk et içesin ke's-i visal

Vuslat şarabı elle tutulmaz; gözle görülmez; kadehe girmez. O şarap gönülden gönüledir. O, zahir meyhanenin şarabı değildir; muhabbet şarabıdır.

"Rableri, onlara tertemiz içecekler içirir." (İnsan Suresi, ayet 21)

Buradaki temiz şarap, insan-ı kâmilin gönlünden müridin gönlüne dökülen selsebildir. Muhabbetullahın verdiği mana coşkunluğudur.

Yürü ki sahâ-yı hiçîde tecellî bulasın
Yürü ki nüzhet-i vuslatta teâlî göresin

Her velinin tasavvuf tarifi doğrudur. Hepsinin de başımızın üstünde yeri vardır. Ancak sözlerde görülen farklılıklar, meşrep farklılığındandır. Zira velayet bir, meşrep nâ-mütenâhîdir.

"Kelime-i tevhide başlarken 'Lâ' dan yani olumsuzluktan, yoktan başlanır. Varlık, yokluğun içindedir. Sen yok olduğun zaman varlık ortaya çıkar. Hem sen hem Allah olmaz."

"Lâ ilâhe illâllah" derken "Yok" diyorsun. Allah'tan başka ilâh yok. Burada ilâh yerine koyduğun senin kendi hayalindir. İşte "Lâ" dediğin de budur. Hayalden hakikate ulaşmak için olmayan, fakat var gibi görünen hayalin yani benliğindir, inkâr ettiğin. Sen benliğini inkâr edince, gerçek ben ortaya çıkar.

Yukarıdan beri anlatmak istediğimiz bu gerçeği, Türkmen dervişi Koca Yunus'un sözüyle noktalayalım:

Beni sorma bana bende değilem
Bir ben vardır bende benden içerü

Herkes: "Allah'ın kuluyum," der ama gerçek manada Allah'ın kulu olmak, Allah'ı tanımakla olur. Onu tanıyanın da vücudu yoktur. Onda sadece etiket kalmıştır. Vücut, ancak Hakk'ın varlığıdır.

Hz. Niyazî'nin buyurduğu gibi: "Varlığın mahvetmek oldu âyin erkân sadığa" bazılarının çok büyük kıymet verdikleri âyin ve erkân sadece bir araçtır. Âşık ve sadık için bu âyin ve erkândan amaç, varlıktan kurtulmaktır. Bu da bir yere kadardır. "Kalbini yakmak gerek anın demâdem bârika". Kalbi devamlı yakmak gerekir. O bârika (yıldırım) yani berk ihtizâz-ı maneviyedir; muhabbetullahtır; cezbetullahtır ve haşyetullahtır.

Hz. Niyazî: "O bârika senin gönlündeki varlığı yaksın, gönlünü dağlasın''demek istiyor.

Arif oldur kim gitmeye her dem başından sâika

Yüksek dağların tepesinden duman eksik olmaz. Ariflerin başından da ufak tefek celâlî olaylar eksik olmaz. Zira onlar olmazsa, onlar pişmez ve kemale eremezler.

"Hiç kızmamış soğuk fırına hamuru sokarsan hamur pişer mi? Hamur sokarsın ve hamur alırsın. Fırın kızgın olmalı ki hamur ekmek olsun; sofraya gelip insanın midesine, kanına karışsın; insan olsun; kudret olsun; hücre olsun ve Allah desin."

Asa, cübbe, uzun tesbih, saç, sakalla dervişlik olmaz. Onlar surettedir. Suret insanı aldatır.

Zâhida suret gözetme icerü gel câna bak
Vechi üzre gör ne yazmış defter-i rahmana bak

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri:

Zahirde kalan kişi müşkildir anın işi
Güç etme asan işi tevhide gel tevhide

diye buyuruyor.

İçeri girmelidir. Bir binanın dışını gören insan, istediği kadar kitap yazsın, o binanın içini görmediyse o binayı tanımış mıdır? Sadece dışını, duvarlarını dışarıdaki süsünü tanımıştır. Ama binanın içinde odalar var. Onun bunların hiçbirinden haberi yoktur. İşte insanın da dışı ve içi vardır. Dışı zevâhir-i şeriat, içi bevâtın-ı marifettir. Başka bir deyişle insanın dışı şeriatle müzeyyen, içi hakikatle münevver olmalıdır. Hz. Gaybî Baba, bu konuda şöyle buyurur:

Tenin eyle mutahhar cânın eyle münevver
Yanacağın mukarrer yanmazsan aşk nârına

Ten şeriatle mutahhar, can tarikatle münevver olur. "Nevvere, yünevviru, tenvîren"; Aydınlanmış, gerçeğe ulaşmış anlamındadır. Ancak bu ikisi de yoksa, şeriatle vücudunu temizlememişse, tarikatle içini nurlandırmamışsa şunu unutmayın ki; işin sonunda yanmak var. Ama gel, sen burada aşk nârına yan ve işi burada bitir. Yine Hz. Gaybî'nin şu nutk-ı şerifi bu gerçeği dile getirir:

Zahirini pak eylesin şer'îat
Bed huyların tebdil etsin tarikat
Hakk cemâlin görem dersen hakikat
Allah'a aşk ile varmış erenler

Hz. Gaybî'nin ilk zikrettiğimiz nutkundaki o büyük söze dönelim:

Sana âlem görünen hakikatte Allah'tır.

Bu söz, insanın aklını çıldırtır. Bu sözle Hz. Gaybî acaba ne demek istiyor?

Allah birdir vallahi sanma olası birkaç

Âlem, yer, gök, bastığın toprak, teneffüs ettiğin hava, akan su, v.s. varlık adına görülen görülmeyen, bilinen bilinmeyen ne varsa bunun hepsi zuhur-ı ilâhîdir, diyor. Nereden bildik?

"Yer ve gök Allah'ın nurudur." (Nur Suresi,ayet 35)

Sen, şu görünüşte taşa taş, toprağa toprak, havaya hava, suya su dersin. Ama bütün varlık, şu andaki görüntüsüyle elbiselidir. Örtülüdür. Ne gibi örtülüdür?

Bir dünya güzeli düşünün. Tepeden tırnağa bir iğne ucu kadar açık yeri kalmamış, her tarafı kamufleli. İşte bu evren, dağı taşı, havası suyuyla yani atomuyla o güzel gibi örtülü ve kamuflelidir. O örtüyü eşyanın üzerinden kaldırırsanız bakamazsınız, gözleriniz yanar.

Ayet-i kerimede buyrulan: "Allahu nûru's semâvâti ve'l ard" dediği de budur. Nur örtülüdür. Bu nurun toplandığı kişi Âdem'dir, Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir; ve peşi sıra gelen evliya-yı kiramdır.

Nur-ı Muhammediye, Hz. Âdem (a.s.)'in alnından intikâl etti. Süleyman Çelebi, Mevlid'in de bu manayı nasıl ifade etmiştir:

Hakk Teâlâ çün yarattı âlemi
Kıldı Âdem'le müzeyyen âlemi

Âdem'e kıldı feriştehler sücûd
Hem ana çok kıldı ol lütf-i iss-i cûd

Mustafa nûrunu alnında kodu
Bil habibim nûrudur bu nûr dedi

Allah Teâlâ, Âdem'in alnına bir nur koydu ve dedi ki: "Ey Âdem! Senin alnına koyduğum nur, peygamberler zincirinin son halkası hâtemü'l enbiya aleyhi ekmelü't tahâya Muhammedüni'l Mustafa'nın nurudur. Bu, senden intikâl edecektir."

Erdi İbrahim ü İsmail'e hem
Söz uzanır geri kalanı der isem

İş bu resm ile müselsel muttasıl
Tâ olunca Mustafa'ya müntekil

Geldi çün ol rahmeten lil âlemin
Vardı nûr anda karar itti hemîn

Hz. Âdem (a.s.)'in alnındaki nur, teselsül, intikâl neticesiyle Hz. Muhammed (s.a.v.)'in alnında görüldü. Diğer peygamberlerin özellikleriyle bu nur birleşti ve tecemmu' etti.

İşte "Hâtemü'l enbiyâ" nın tasavvufi manası da budur. O, hepsinin tamamıdır. Bütün ırmakların bir okyanusta birleşmesi gibidir.

"Hz. Peygamber, bir okyanuslar toplamıdır. Bütün kemalât-ı insaniyye ve kemalât-ı ilâhîyye O'nda toplanmıştır ve nübüvvet O'nda noktalanmıştır."

Kendisinden sonra gelecek bütün evliyaullah, "el ulemâu verasetü'l enbiya" hadis-i şerifleri fetvasınca Hz. Peygamber'in zahir ve bâtın ilminin vârisleridir.

Buradaki ulema kelimesi, tecvidde medd-i muttasıldır yani dört elif miktarı uzatılır. Tasavvufî açıdan baktığımızda bu dört elif miktarı uzatmayı şöyle açıklayabiliriz:

Birinci medd: Fenâ fi'ş şeyh makamı

İkinci medd: Fenâ fi'r resul makamı

Üçüncü medd: Fenâfillah makamı

Dördüncü medd:Bekâbillah makamı

Hangi âlim bu dört makama vâkıf ve vasıl ise, vârisu'n nebî olan ulema odur ki; o gerçek ariftir. Yoksa taklitle meşgul olan ya da derleme bilgilerle kendisini bir şey sanan nefsinin zebunu olmuştur.

İlmiyle âmil olmayan ulema da vardır. Onlar, nefsin zilletine düşebilir. Çok büyük sanatkârlar, dehâlar ya da zenginler de nefsin zilletine düşebilir. Eğer ilim, servet, sanat, mevkî, o kişiyi hizmeti gaye edinmekten uzaklaştırıp ilmin, servetin, sanatın, mevkînin, siyasetin gururuna kendini kaptırıyorsa; o kişi nefsin zilletine düşerek bataklıkta akreplerin, yılanların pençesine takılmıştır. Ancak bu kişi, Hakk'a arifse yani Hakk'ı bilmişse bütün eşya onun hizmetçisidir. Onun için "Hayvan ölür semeri kalır; insan ölür eseri kalır," demişler.

Biz, yine ana konumuza dönerek Hz. Gaybî'nin bu âli sözünü tekrar zikredelim:

Sana âlem görünen hakikatte Allah'tır
Allah birdir vallahi sanma olası birkaç

Hz. Gaybî Baba: "Bu kesrete bakıp da Allah'ın birkaç olduğunu zannetmeyin," diyerek yemin ediyor. Buna bir örnek verelim ki; konu anlaşılsın:

Denizin kenarına gidelim. Yüksek kayalar üstüne oturalım. Rüzgâr, büyük dalgaları önüne katmış 3-5 metre sürüklüyor. Siz de denize bakıyorsunuz ve dalgaları görüyorsunuz. Dalgalar, köpük köpük geliyor. Desem ki, dalga denizin üzerine sonradan serpilen bir şey midir? Yoksa dalga dediğin denizin kendisi midir? Rüzgâr, onu o hale getirdi. O halde dalga ve köpük, rüzgârın esmesiyle, denizin coşmasıyla meydana gelen kabarcıklardır. Rüzgârın musluğunu kapatırsak, denizde dalgadan eser kalır mı? Kalmaz. O halde dalgaların çokluğu denizi iki yapmaz. Deniz, bizatihi vardır. Dalga olsa da olmasa da deniz vardır. O zaman dalga, denizin rüzgâr vasıtasıyla hareketlenmesi sonucunda olacak şeydir.

Dalgaların çokluğuna bakıp denizi iki sanmak ne kadar yanlışsa bu âleme, bu kesrete bakıp da Hakk 'tan gayriyi görmek o kadar yanlıştır. Bu kesret görüntüsü, denizin dalgasına benzer. Hz. Niyazî'nin buyurduğu gibi:

Kesret-i emvâce bakma cümle derya bir durur
Her ne mevciki görsen bahr-ı umman andadır

Burada Hz. Niyazî: "Dalgaların çokluğuna bakıp aldanma! Zira dalgalar, denizin kendi suyudur," demek istiyor. Bu örnek afakî bir tanımdır ve yaklaşımdır. Enfüsî tanıma bakacak olursak şöyle dememiz lâzım:

İnsanın ruhu deniz, bedeni dalgadır. Ruh denizi coşunca, beden dalgası kayaya vurur yani ölür.

Buna göre ölüm, fırtınalı bir günde seyreden bir teknenin dalgalara kapılarak parçalanıp batması gibidir. Koca Yunus, bedeni gemiye, ruhu denize benzeterek:

Şeriat bir gemidir hakikat ânın denizi
Çokları gemiden çıkıp denize dalmadılar
Şer'îat oğlanları dava kıldılar
Hakikat erenleri davaya kanmadılar.

mısralarını söylemiştir.

Bu ifadeye göre beden teknesi şeriate, hakikat denizi de ruha benzer. Gemi her ne kadar suya muhtaç ve suyun üstündeyse de sudan korkar. Fırtına çıkınca da korktuğu şey başına gelir ve batar. Hakikat erleri ise, ölümün esrarını bildikleri için korkmazlar ve mana okyanusunun derinliklerine dalıp inci toplarlar yani ledün ilmine kavuşurlar. Ebedî hayata erişirler.

Cenab-ı Hak, ilâhî kudretiyle bütün mevcudatı kapsamıştır. O'nsuz olmak mümkün değildir.

"Allah bilinir mi? Bilinir... Allah görülür mü? Görülür... Allah sevilir mi? Sevilir... Nasıl? Allah'ı Allah bilir, Allah'ı Allah görür, Allah kendi kendini sever. Bizim sevmemiz Allah'ın sevmesidir."

Süleyman Çelebi, Mevlid'de bunu söylemiştir:

Ben sana âşık olunca ey Lâtif
Senin olmaz mı dü âlem ey şerif

Kim kime âşık olmuş? Allah, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya âşık olmuş: "Ey sevgili habibim! Ben, sana âşık olunca iki dünya senin olmaz mı?" diyor. Bir kul düşünün ki, Allah onu sevmiş. Artık o kulun ismi değişir ve âşık olur. Âşık kişi, Allah'ın sevdiği kişi demektir. Yoksa kulun Allah'ı sevmesi mümkün müdür? O güç, o kudret kulda yok ki!.. Kul dediğin zaten yokluk demek değil midir? Var olan Hakk'ın bizatihi kendisidir. Bir kâmilin buyurduğu gibi:

Aşk odu evvel düşer maşuka andan âşıka
Şem'i gör kim yanmadan yandırmadı pervaneyi

Sevgi, büyükten küçüğedir yani Allah'tan kuladır. Ne gibi? Gecenin saat 2.00'si. Ortalık zifiri karanlık ve Ay da yok. Bir metre önünü göremiyorsun. Nihayet tanyeri ağarıp ortalık aydınlandı. Dağlar, taşlar, binalar, v.s. her şey ortaya çıktı. Başını kaldırıp göğe baktın. Güneşi gördün. Güneşi ne ile görüyorsun? Güneşi, güneşin ışığı ile görüyorsun. Nasıl olur da gözün görür!.. Gece de gözün vardı, niye göremedin? Gerçi göz görme aracıdır, ama başka bir şeye daha ihtiyacı vardır. Işığa... O ışık, Güneş'in kendi malıdır. O halde sen, Güneş'i Güneş'in ışığı ile görüyorsun. Bunun gibi Allah'ı Allah'la seversin. Allah, kendi kendini sever.

Cümle eşya, cümle zerrât-ı cihan, Allah'ın birliğinin kanıtıdır. Bütünüyle insandır... Allah'ın en büyük âbidesi insandır... Hazretü'l insandır... Çünkü insan sureti, Allah'ın "Rahman" suretidir. Bir hadis-i kudside:

"Allah, Âdem'i kendi rahman suretinde halk etti."

buyrulur.

Buradaki halk, zuhur demektir. "Öyle zahir oldum," buyuruyor.