Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 19 Ekim 2017.
E-Posta : Parola :
 

Çünkü insan, zenginlikte azgın olur. Rüyasında Hindistan’ı gören fil gibi azar, kudurur.
   Fil, rüyada Hindistan’ı gördü mü filciyi dinlemez, azgın bir hale gelir. 

 
Hanımın nohuda özürler getirmesi ve nohudu kaynatmasındaki hikmet

   Hanım, nohuda der ki: “ Ben de bundan önce senin gibi yeryüzü cüz’ülerindenim.
   Ateş gibi mücadeleyi içercesine tadınca makbul oldum.

4205. Bir müddet yeryüzünde kaynadım, bir müddet de ten tenceresinin içinde.
   Bu iki kaynayışla duygulara kuvvet oldum, ruh kesildim de sonra seni pişiriyorum.
   Cematken, bu sıfattan koşar, geçersen bilgi olur, mânevî sıfatlar haline gelirsin, derdim.
   Ruh sahibi oldum ama bu sefer de diyorum ki: Bir kere daha coş, kayna da bu canlı suretten de geç!
   Tanrı’dan inayet iste… bu ince bahislerde ayağın sürçmesin, mânanın künhüne, işin tâ sonuna eriş!

4210. Çünkü çok kişiler Kur’an’ı anlayamadılar da yol azıttılar… bazı kişilerse o ipe sarıldılar ama kuyunun dibine gittiler.
   A inatçı, yücelere çıkmak sevdasında değilsen ipin ne suçu var?

     
Konuk öldüren mescide konuklayan adam hikâyesinin sonu ve o
                                  konuğun niyetindeki doğruluk


   O himmeti yüce garip dedi ki: “Ben, bu mescitte kalacak, bu mescitte uyuyacağım.
   Ey mescit, bana Kerbelâ olsan yine aldırış etmem. (zaten yok olmayı, zaten ölmeyi istiyorum).
   Sen beni muradıma eriştiren bir Kâbe olacaksın!
   Ey seçilmiş ev, aman beni kurtar da Mansur gibi ipimle oynayayım.

4215. Size gelince: Öğüt vermede Cebrail bile olsanız Halil, ateş içinde medet istemez ki.
   Ey Cebrail, git… ben tutuşmuş yanmaktayım; amber ve öd ağacı gibi yanmakta, bana daha hoş geliyor.
   Ey Cebrail, sen bana yardım ediyorsun, kardeş gibi beni görüp gözetiyorsun ama,
   Ben ateşe atılmada pek çeviğim… yanmakla azalacak, yanmakla çoğalacak, yaşayacak can değilim ki!
   Ot yemekle artan, gelişen can hayvan canıdır… O can, ateşe mensuptur, odun gibi de telef olur gider.

4220. Odun olmasaydı meyve verir, ebediyen mamur bir halde kalır, her şeyi de mamurlaştırırdı.
   Bu ateş, bil ki yakıcı bir yelden ibarettir… asıl ateşin ışığıdır, kendisi değil!
   Asıl ateş, esîrdedir. Yeryüzündeki onun ışığı, onun gölgesidir.
   Hulâsa ışık ve gölge, daima oynar durur, bakî kalmaz… yine koşa koşa madenine gider, aslına kavuşur.
   Boyun daima olduğu gibidir de gölgesi bir an kısalır bir an uzar.

4225. Çünkü ışıkların hiç kimse sebat ettiğini görmemiştir; akisler yine döner; asıllarına, analarına giderler.
   Kendine gel… ağzını yum; fitne, dudaklarını açtı… kuru sözlere giriş, doğrusunu Tanrı daha iyi bilir!

                     
İyi anlayanları kötü hayallere düşmeleri

   Bu hikâye sone ermeden hasetçilerden bir kötü dumandır geldi.
   Ben, bundan korkmam ama bu tekme, belki bir gönlü sâf kişinin ayağını çeler.
   O Hakîmi Gaznevî, perde ardında kalanlara ne güzel mânevi bir misal getirdi.

4230. Sapıklar, Kur’an’da sözden, lâftan başka bir şey görmezlerse şaşılmaz ki
   Körün gözüne, nurlarla dolu güneşin ışıkları gelmez de yalnız bir hararet gelir.
   Göbekli biri, ansızın eşek yurdundan şunu, bunu kınayan karılar gibi baş çıkararak,
   “ Bu söz, yani Mesnevi, aşağılık bir söz…Peygamber’in hikâyesi ona uymayı anlatıp durmakta.
   Bunda öyle velîlerin at koşturdukları makamlara ait yüce bahisler, yüksek şeyler yok…

4235. Dünyadan ve Tanrı’dan başka her şeyden kesilmeden tut da yokluk makamına kadar derece derece, mertebe mertebe Tanrı’ya ulaşıncaya kadar
   Her durağın, her konağın şehri de yok ki bir gönül sahibi onunla kanatlanıp uçsun” dedi.
   O kâfirler Tanrı’nın kitabını da bu çeşit kınadılar.
   “ Bu esatirden eski masallardan ibaret… öyle derin bahisler, yüce hakikatleri eşelemeler yok, bunda.
   Bunu küçücük çocuklar bile anlar. Kabul edilecek, yahut edilmeyecek emirlerden nehiylerden ibaret.

4240. Yusuf, Yusuf’un büklüm, büklüm zülüfleri… Yakub, Zeliha,Zeliha’nın derdi…
   Hep bunlar değil mi? Bunları herkes anlar, bilir. Nerede bir söz ki akıl, onu idrak edemesin de hayretlere düşsün” dediler.
   Tanrı’da dedi ki: “ Eğer bu sana kolay görünüyorsa bu çeşit kolay, basit bir sure söyleyiver.
   Cinlerinize, insanlarınıza kudret ve sanat sahibi olanlarınıza söyleyin de ehemmiyetsiz gördüğünüz âyetler gibi bir âyet meydana getirsinler!”

   
Mustafa aleyhisselâm’ın “ Kur’an’ın zâhiri var, bâtını var, bâtının da
                    yedinci bâtına kadar bâtını var “ hadîsinin tefsiri


   Bil ki Kur’an’ın bir zâhiri var… zâhirin de gizli ve pek kuvvetli bir de içyüzü var.

4245. O bâtının bir bâtını, onun da bir üçüncü bâtını var ki onu akıllar anlayamaz, hayran kalır.
   Kur’an’ın dördüncü bâtınıysa eşsiz, örneksiz Tanrı’dan başka kimse görmemiş, kimse bilmemiştir.
   Oğul, sen Kur’an’ın dış yüzüne bakma… Şeytan da Âdem’in topraktan ibaret gördü, hakikatine eremedi!
   Kur’an’ın zâhiri, insana benzer… sureti görünür, meydandadır da canı gizli!
   İnsanın amcası, dayısı bile insana o kadar yakın olduğu halde yüzyıl beraber yaşasalar halini bir kıl ucu olsun göremez, anlayamaz.

    
Peygamberlerle velîlerin – aleyhimüsselâm – dağlara, mağaralara
   gitmeleri, gizlenmek için olmadığı gibi halkta korkularından da değildir.
 Onlar, mümkün olduğu kadar halkın dünyadan alâkasının kesmek ve bu
                   suretle insanları irşad etmek için bu işi yaparlar

4250. Veliler, halkın gözünden gizlenmek için dağlara giderler derler ya…
   Hakikatte zaten halka nazaran bunlar yüz tane dağın tepesine çıkmışlar, ayaklarını yedinci kat göğün üstüne atmışlardır.
   Onla, halka nazaran yüzlerce denizden yüzlerce dağdan ötedeyken neden dağlara giderler de gizlenirler?

   Velinin dağa kaçmaya ihtiyacı yoktur ki… gök tayı bile onun ardından koşar, ayağından yüzlerce nal sökülür, düşer de yine de izine yetişemez!
   Gök yüzü bile döndü dolaştı da o canın tozuna erişemedi… bu yüzden de yaslandı, gök elbiselere büründü!

4255. Hani zâhiren peri gözden gizlidir ya… insan, perilerden daha gizlidir.
   Akıllıya göre insan, gizli olan periye nazaran yüz kat daha gizli!
   Akıllıya nazaran insan bu kadar gizli olunca gayb âlemindeki seçilmiş insan nasıl olur? 

   
Velîlerle velîlerin sözleri Musa’nın asâsıyla isa’nın afsununa benzer

   İnsan, Musa’nın asâsına benzer, İsa’nın afsunu gibidir.
   Müminin kalbi, adalet sahibi olan ve yardım dilenen Tanrı elindedir. Tanrı’nın iki parmağı arasındadır.

4260. Asâ, görünüşte bir sopadan ibarettir ama ağzını açtı mı bütün varlık, ona bir lokmadır.
   İsa’nın afsunundaki harfe, sese bakma. Ondan, ölüm bile kaçıyor, sen ona bak!
   Afsunda ki o ehemmiyetsiz, o değersiz sözlere bakma, o afsunla ölünün sıçrayıp oturuşunu seyret.
   O sopayı ehemmiyetsiz görme… yemyeşil denizi nasıl böldü, onu gör!
   Uzaktasın da yalnız birer kara çadırdır görüyorsun… bir adım ilerle de orduyu gör!

4265. Uzak olduğundan yalnız bir toz dumandır görüyorum ama birazcık yaklaş, ileri var da topun içindeki adama bak!
   Onun tozu, gözleri aydın eder… onun erliği, dağları yerinden söker!
   Musa, çölün bir ucundan kalkıp gelince Tur dağı, onun gelişinden neşelendi, rakkas kesildi! 

 
“ Ey dağlar, Davud’la beraber okuyun dedik; kuşları da ona teshir ettik “
                                                âyetinin tefsiri


   Davud’un yüzü Tanrı nuruyla parladı… dağlar, onunla beraber feryada geldiler.
   Dağ Davud’a yoldaş oldu… her iki çalgıcıda bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu!

4270. “ Dağlar Davud’un sesine ses verin, onunla beraber ırlayın” diye emir geldi. Dağla Davud… ikisi de bir sesle seslendi, bir perdeden okudu.
   Tanrı dedi ki: “ Ey Davud, sen yerinden, yurdundan ayrıldın… benim için hemdemlerinden cüda düştün.
   Ey garip olmuş, tek ve muinsiz kalmış olan Davud, iştiyak ateşi, gönlünden şule vermekte.
   Çalgıcılar, hanendeler, arkadaşlar istersin. O Kadîm Tanrı dağları senin
huzuruna getirir.
   Dağlar, sana çalgı çalarlar, şarkı okurlar, zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi ses çıkarır, sesine ses verirler.! ”

4275. Dudağı, dişi yokken dağın ses vermesi, feryat etmesi caiz oluyor ya… bil ki velînin de ağızsız, dudaksız sözleri, feryatları var!
   O her şeyden arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar. O nağmelerde her an, velinin can kulağına ulaşır.
   Yanında oturanlar duymazlar, işitmezlerde o duyar, işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır!
   Velî, kendi kendine yüzlerce söz söyler, dinler de yanında oturan kokusunu bile alamaz!
   Lâmekân âleminden gönlüne yüzlerce sual, yüzlerce cevap gelir, menziline kadar erişir!

4280. Bunları sen duyarsında başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar!
   Tutalım, velîlerin sessiz, harfsiz sözlerini duymuyor, işitmiyorsun; işte gördün ya… misli sende de var; neden inanmıyorsun a sağır!

  
Kendi anlayışındaki kusur yüzünden Mesnevî’yi kınamaya kalkışana
                                                          cevap


  
Ey kınayan köpek, sen hav hav edip duruyor da Kur’an’ı kınamakla hükmünden kendimi kurtarırım mı sanıyorsun?
   Bu o aslan değil ki ondan canını halâs etmeğe muvaffak olasın, yahut kahrının pençesinden imanını kurtarasın!
   Kur’an, kıyamete kadar, ey kendilerini bilgisizliğe feda edenler, diye nida eder.

4285. Der ki: “ Siz, beni masal sandınız da kınama ve kâfirlik tohumunu ektiniz!
   Fakat kınayıp da aslı yok, masaldan ibaret dediniz ama gördünüz ya… siz yok oldunuz, siz masal oldunuz.
   Ben Tanrı’nın kelâmıyım, Tanrı’yla kaimim.
Canın canına gıdayım; arı duru, parlak bir yakutum.
   Ben, güneşin nuruyum… sizin üstünüze vurdum, sizi aydınlattım; fakat güneşten ayrılmış değilim.
   Bakın, ben âşıkları ölümden kurtarmak için buracıkta akıp duran bir âbıhayatım.

4290. Hırsınız, hasediniz bu kötü kokuyu salmasaydı Tanrı, sizin mezarlarınıza da bundan bir katrecik saçardı.
   O, Hakîm’in sözünü, o Hakîm’in öğüdünü tutmaz mıyım hiç? Her kötü ve yanlış kınama yüzünden gönlümü bozmam, işimden, sözümden kalmam. 

       
Seyislerin ıslık çalmaları yüzünden tayın ürküp su içmemesi

   Hakîm-i Gaznevî, buyurmuştur ki: tayla anası su içerlerken,
   Seyisler, atlar gelsinler, su içsinler diye ıslık çalıyorlardı.
   Tay ıslık sesini duyunca başını kaldırdı, ürküp su içmekten vazgeçti.

4295. Anası“Yavrucuğum, neye ürküyor suiçmiyorsun?” diye sordu.
   Tay dedi ki: “ Bunlar ıslık çalıyorlar. Hep birden ıslık çalmalarından korktum.
   Yüreğim titredi, yerinden oynadı. Hep birden ıslık çalıp bağırmaları beni korkuttu.”
   Anası “Dünya kurulalı abes işler de bulunanlar vardır… bu dünya böyle kurulmuş, böyle gider!
   Benim akıllı yavrucuğum,sen işine bak… onların kendi saçlarını, sakallarını yolmaları yakındır!” dedi.

4300. Vakit var, tertemiz ve gür su da akıp gidiyor. Sudan ayrılırsın, ayrılık seni şahrem şahrem eder…bundan önce davran da,
   Âbıhayat’la dolu olan ırmaktan su içmeye bak…iç de senden nebatlar bitsin!
   Ey gafil susuz, biz velilerin sözlerinden Hızır’ın Âbıhayat’ını içmekteyiz, gel!
   Bu gür suyu görmüyorsan bari körler gibi gel de testini suya daldır.
   Bu ırmakta su var, bunu duydun ya… köre, taklitle iş yapmak gerek!

4305. Suyu sayıklayıp duran testini ırmağa daldır… daldırınca ağırlaştığını anlarsın…
   Anlarsın da su olduğuna inanırsın, gönlün o zaman bu kuru taklitten kurtulur.
   Kör, ırmak suyunu açıkça göremez ama testinin ağırlaştığını anlayınca su olduğunu bilir.
   Çünkü testi önce hafift,i ırmağa daldırılınca ağırlaştı, içi hayli suyla doldu.
   Evvelce her yel beni kapıp beni götürürdü, fakat
şimdi ağırlaştım”  beni yel kapamaz artık.

4310. Akılsız kişileri her türlü yel kapıp gider. Çünkü onların kuvvetleri sağlam değildir.
   Kötü ve hayırsız adam, lengersiz gemidir; ne demir atmıştır, ne bir yere bağlıdır; deli rüzgârlardan kurtulamaz ki.
   Akıllıya emniyet ve huzur veren akıl lengeridir… akıllılardan bir lenger dilen!
   İnsan, o cömertlik denizinin inci hazinesinden akıl, fikir kazanırsa
   Bunların yardımıyla gönlü marifetler elde eder, gönüllükten çıkar, yücelir… gözleri de nurlanır.

4315. Çünkü nur, gönülden doğar da bu göze vurur. Gönül olmasa gözün hiç bir şey göremez.
   Gönül, akıl nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir.
   Bil ki gökten inen mübarek su, gönüllere gelen vahiydir, dillere gelen doğru sözlülüktür.
   Biz de tay gibi ırmaktan su içelim de bizi kınayan vesveseciye bakmayalım, aldırış etmeyelim.
   Peygamberlerin izini izliyorsan yola düş,
halkın bütün kınamalarını hava say!

4320. Yol aşan, menzil alan yol erleri ne vakit köpeklerin havlamasına kulak astılar? 

                   
Konuk öldüren mescit hikâyesinin sonu

   O tertemiz aslan adama mescitte neler göründü? Sen onu söyle yine!
   Mescitte, suya gark olmuş adam nasıl uyursa öyle uyudu.
   Gam denizine batmış âşıkların uykusu, daima kuş ve balık uykusudur.
   Gece yarısı korkunç bir sestir geldi:” Ey kendisine fayda dileyen, geleyim mi, geleyim mi?

4325. Bu şiddetli ses tam beş kere geldi, korkudan adamın yüreği çatlıyor, paramparça oluyordu. 

            
“ Onları atlı, yaya askerlerinle çağır “ âyetinin tefsiri

   Sen de din yoluna girmeyi, o yolda çalışmayı kurarsın ama şeytan, içinden seslenir:
   “ A sapık, o yola gitme, eziyetlere düşer, yoksul olur, kalırsın.
   Dostlarından ayrı düşer, hor hakir bir hale gelir, pişman olursun!”
   Sen de o melun Şeytan’ın sesinden korkar, yakinden kaçar, sapıklığa düşersin.

4330. “ Hele yarın, hele öbür gün din yoluna girer, koşar, yürürüm… daha önümüzde vakit var” dersin.
   Sağdan, soldan ölümün gelip çattığını görürsün… komşuların ölür, evlerinden feryatlar yücelir.
   Derken yine can korkusuyla din yoluna girmeye niyetlenir, bir an olsun kendini adam edersin.
   Ben korkup ayağımı geri çekmem diye ilimden, hikmetten silahlar kuşanırsın.
   Bu sırada şeytan yine hileye sapar, seslenir:” Bu kulluk kılıcından kork, geri dön! “

4335. Yine korkar, aydın yoldan kaçar, o ilim ve hüner silâhlarını atarsın.
   Yıllardır bir ses, bir bağırış yüzünden ona kulsun… hırkanı böyle bir karanlığa atmışsın.
   Şeytanların bağırışlarındaki heybet, halkı kıskıvrak bağlamış, boğazlarını sıkmıştır.
   Onların canları, nura kavuşmaktan öyle meyus olmuştur ki kâfirlerin ruhları da kabirdekilerin dirilmesinden ancak o kadar meyustur.
   O melunun sesinin heybeti bu olursa gayrı Tanrı’nın sesindeki heybet ne olur?

4340. Doğandan aslı, nesli belli olan keklik korkar. Sineğe o korkudan pay yoktur.
   Çünkü doğan, sinek avlamaz ki… sinekleri ancak örümcekler avlar.
   Şeytan örümcek, senin gibi sineğe galiptir. Keklikle, karakuşla işi yok!
   Şeytanların bağırışları, kötü kişilere çobanlık eder. Padişahın sesiyse velîlerin bekçisidir.
   Bu suretle birbirinden uzak olan bu iki ses birbirine karışmaz… tatlı denizden bir katra bile acı denize taşmaz. 

           
Gece yarısı mescitteki konuğa tılsım sesinin gelmesi

4345. Şimdi o şiddetli ses hikâyesini dinle. O iyi bahtlı konuk, sesi duyunca yerinden bile kıpırdamadı.
   Dedi ki: “ Bu ses, bayram davulu sesi… neden korkacakmışım? Tokmağı yiyen davul; o korksun!
   Ey kalbi olmayan boş davullar, can bayramınızdan kısmetiniz, tokmaktan ibaret.
   Kıyamet bayramında dinsizler davul… bizse gül gibi gülmekteyiz, bayrama erişenlere benziyoruz.
   Şimdi duy da bak, bu davul nasıl ses vermekte… devlet tenceresi nasıl kaynamakta*

4350. O er, davulun sesini duyunca  “ Gönlüm, bayram davulundan nasıl olur da korkar?” dedi.
   Kendi kendisine dedi ki: “ Gönül, titreme, korkma… yakine erişmiş kötü gönüllülerin canları öldü gitti.
   Haydar gibi ya ülkeyi zaptederim ya canım bedenimden gider.”
   Yerinden fırladı bağırdı: “ Ey ulu adam, işte buracıkta hazırım; hadi, ersen gel!”
   Tılsım, hemencecik bozuldu, her taraftan ulam ulam altın dökülmeye başladı.

4355. Öyle altın döküldü ki oğlancağız, kapının bile kapanıp açılmayacağından korktu.
   Ondan sonra o kuvvetli aslan kalktı, ta seher çağına kadar altını dışarıya taşımakla uğraştı.
   Altınları gömmekte, sonra yine gelip çuvallara, torbalara doldurarak dışarıya götürmekteydi.
   O canıyla oynayan er, gerisin geriye çekilip kaçan korkakların rağmine definelerine sahip oldu.
   Her kör ve hakikatten uzak kalmış altına tapan kişinin hatırına bu hikâyeyi duyunca derhal zâhiri altın gelir.

4360. Çocuklar saksıları kırar, o kırık parçalara altın adını takar eteklerine koyarlar.
   Oyun oynarken o parçalara altın adını taktın ya… artık ne vakit altın desen çocuğun aklına saksı kırıkları gelir.
   Fakat erlerin kastettikleri altın ne o altındır, ne bu altın.
Onlar üstüne, Tanrı’nın adı basılmış hakikî altını kastederler. O altın, ne kesada uğrar, ne ziyana… ebedî ve daimîdir.
   O altın, öyle bir altındır ki bu zâhirî altın, parlaklığını ondan almış, kadir ve kıymeti ondan bulmuştur.
   Gönül, o altından ganileşir… parlaklık ve aydınlıkta aydan bile üstündür.

4365. O mescit, bir mumdu, adamda pervane… o pervane huylu, âdeta canıyla oynamaktaydı.
   Ateş, kanadını yaktı ama daha güzel kanat ihsan etti. O ateşe atılma, âşıka pek kutlu geldi, pek!
   O bahtı kutlu, Musa’ya benziyordu. Ağacın civarında bir ateştir, görmüştü.
   Tanrı, ona birçok inayetlerde bulunmuştu… o, gördüğünü ateş sanıyordu ama nurdu.
   Oğul, sen de Tanrı erini görünce ondan insanlık ateşi var sanıyor, onu insan görüyorsun.

4370. Sen, onu kendiliğinden insan görüyorsun, halbuki o sıfat sende… bâtıl zannın ateşi de bu tarafta, dikeni de!
   O, Musa’nın ağacıdır; o, ışıklarla dopdoludur. Bir kerecik olsun ona ateş deme de nur de!
   Bu dünyadan vazgeçmek de ateş görünmedi mi? Fakat salikler o makama gittiler, bu âlemi terk ettiler de anladılar ki nurdan ibaretmiş!
   Bil ki din mumu yücedir, ateşten ibaret olan mumlara benzemez.
   Bu zâhirî mum nur görünür, fakat sevgiliyi yakar… din mumuysa sureta ateş görünür, fakat ziyaretçilere gül kesilir!

4375. Bu zâhirî mum çok işler bitirir, fakat hakikatte adamı yakar. Din mumuysa vuslat zamanı gönül aydınlatır.
   Tanrı’ya lâyık olan pak nurun şulesi, ona ulaşanlara nur görünür ama ondan uzak kalanlara ateş gibidir.

                       
O âşıkın Sadr-ı Cihan’la buluşması

   O Buhara’lı âşık da kendisini muma atmıştı. O zahmet, aşkı yüzünden kendine kolay gelmekteydi.
   Her şeyi yakıp yandıran ahı, göklere yüceliyordu. Sadr-ı Cihan’ın gönlüne merhamet gelmişti.

4380. O bir suç işledi, biz de o suçu gördük. Fakat “ Ey Tanrı, acaba o avaremizin hali
nasıl?
   Bir seher vakti kendi kendisine diyordu ki merhametimizi adamakıllı bilmiyordu ki.
   Suçlu kişinin gönlüne bizden bir korkudur var… fakat korkusunda yüzlerce ümit gizli.
   Ben utanmayan ve korkmayan kişiyi korkuturum. Zaten benden korkanı neye korkutayım.
   Ateş, soğuk tencerenin altına konur; kaynayan coşkunluğundan baştan çıkan tencerenin altına değil!
   Benden emin olanları bilgimle korkuturum; korkanlarınsa korkularını teskin ederim.

4385. Ben yamacıyım, yamanması icap eden yeri yamarım. Herkese nabzına göre şerbet veririm.
   Kişinin sırrı ağacın köküne benzer. Yaprakları, o kökten feyz alırda kupkuru gövdesinden çıkar, yeşerir.
   Yapraklar, köke göredir. Ağaçta böyle olduğu gibi nefislerle akıllarda da böyledir.
   Vefa ağaçlarından göklere yücelmiş kollar, kanatlar var... kökleri yerli yerinde de ferileri gökte.
   Aşk yüzünden gökte kollar, kanatlar meydana gelirde Sadr-ı Cihan’ın gönlüne nasıl merhamet gelmez.

4390. Gönlünde o suçu affetme denizi dalgalanmaya başladı…zaten gönülden gönüle pencere vardır!
   Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak. İki gönül iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz.
   İki kandilin yağ konan kapları birbirine bitişik değildir ama ışıkları katışmış birleşmiştir.
   Hiçbir âşık yoktur ki sevgilisinin vuslatını arasın. Dilesin de sevgilisi onu aramasın, dilemesin!
   Fakat aşk, âşıkların vücutlarını inceltir, zayıflatır… sevgililerin vücutlarını ise güzelleştirir, semirtir.

4395. Bu gönülden sevgi ve şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır.
   Gönlünde Tanrı sevgisi arttı mı şüphe yok ki Tanrı seni seviyor.
   Tek elin sesi çıkmaz. Öbür elin olmadıkça, iki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!
   Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerede o susamış, diye ağlar, inler!
   Bizdeki bu susuzluk suyun bizi çekmesinden ileri gelir… biz suyunuz, su bizim.

4400. Tanrı hikmeti ezelde bizi birbirimize âşık etti.
   O ezeli hükme göre kâinatın büyük zerreleri çift çifttir ve her cüz’ü de kendi çiftine âşıktır.
   Âlemde her cüz’ü de muhakkak kendi çiftini ister. Kehlibar nasıl saman çöpünü çekerse her cüz’ü de muhakkak kendi çiftini çeker.
   Gökyüzü yere merhaba der, demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim.
   Gökyüzü aklen erkektir, yer kadın. Onun verdiğini bu, besler, yetiştirir.

4405. Yerin harareti kalmadı mı gök hararet yollar… rutubeti bitti mi rutubet verir.
   Gökyüzünde bulunan ve toprağa mensup olan burç, yere yardım eder… suya mensup burç, yere rutubet verir, yeri terü taze bir hale sokar.
   Yele mensup burç yele bulutları sevk eder, yerdeki buharları ufunetleri çeker alır.
   Ateş burcu da güneşe hararet verir… güneşin önü de, ardı da o burçtan kızmış, tava gibi kızarmıştır.
   Kadına nail olmak için kazancının etrafında dönüp dolaşan erkek gibi felek de zamane de dönüp dolaşmaktadır.

4410. Bu yeryüzü, hanımlıklar etmekte, doğurduğu çocukları emzirip yetiştirmektedir.
   Şu halde yerle göğün de aklı var; böylece bil. Çünkü akıllıların işlerini işliyorlar.
   Bu iki güzel, birbirlerinden süt emmeseler, birbirlerini sevip koçmasalar nasıl olur da birbirlerinin muradına dolanırlardı?
   Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harareti olmasa yerden ne hâsıl olur?
   Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlansın diyedir.

4415. Bu birlikte âlem baka bulsun diye Tanrı erkekle kadına da birbirlerine karşı bir meyil verdi.
   Her cüz’e de, diğer bir cüz’e meyil verdi… ikisinin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut bulur.
   Gece de böylece gündüzle sarmaş dolaş olmuştur. Geceyle gündüz, sureta birbirlerine aykırıdır ama hakikatte birdir.
   Geceyle gündüz görünüşte birbirine zıttır, düşmandır; fakat her ikisi de bir hakikatin etrafında dönmekte, ağ kurmaktadır.
   İşini gücünü başarıp tamamlamak için her biri, canciğer gibi öbürünü ister.

4420. Çünkü gece olmayınca insanın geliri, kuvveti olmaz… bu gelir olmayınca da gündüzler neyi harceder?

  
İnsanın vücudunda, kendi cinsinden başka bir şeyle hapsedilmiş olan
                            unsurların kendi cinslerini çekmeleri


   Toprak, bedenin toprağına “ Dön geri, canı bırak, toz gibi bize gel.
   Sen, bizim cinsimizdensin, bedenden, o rutubetli yurttan kurtulup bize gelmen daha doğru” der.
   Beden de “ Doğru… ben de senin gibi ayrılıktan perişanım, fakat ayağım bağlı”diye cevap verir.
   Sular, “ Ey yaşlı gurbetten gel, bize ulaş” diye bedenin yaşlığını aramakta.

4425. Esir, “ Sen ateştensin… aslına ulaşma yolunu tut” diye bedenin hararetini çağırıp durmaktadır.
   Unsurların ipsiz, halatsız çekişleri yüzünden bedende yetmiş iki türlü illet vardır.
   İllet, unsurlar, birbirlerini bıraksınlar diye bedeni koparıp dağıtmak üzere gelir.
   Bu unsurlar ayakları bağlı dört kuştur. Ölüm, hastalık ve illet de onların ayak bağlarını çözer.
   Birbirlerine bağlı olan ayakları çözüldü, açıldı mı her unsur kuşu hemencecik uçuverir.

4430. Bu asıllarla feri’lerin birbirlerini çekişi yüzünden her an bedenimizde bir illet zuhur eder.
   * Kuşa benzeyen her cüz’ün aslına uçması için bu ulaşmayı bozup yırtmak ister.
   Fakat Tanrı’nın hikmeti, bu aceleye mâni olur. Onları ecel gelinceye kadar sıhhat vasıtasıyla toplu tutar.
   “ Ey cüz’ler, daha ecel gelip görünmedi. Ecelden önce kanat çırpmanızda bir fayda yok” der.
   Her cüz’ü, kendi aslına arkadaş olmayı diler, ararsa ayrılıkta kalan bu garip canın hali ne olur. Var, sen kıyas et! 

 
Canın da ruhlar âlemine çekilmeyi dilemesi, onun da vatanına gitmeyi
     ve ayağının bağlayan şu cisme ait cüz’ülerden kurtulmayı istemesi


4435. Can der ki: “ Ey benim şu yeryüzüne mensup cüz’ülerim benim garipliğim sizin garipliğinizden daha acı… ben, arşa mensubum.”
   Tenin meyli, yeşilliğe, akarsuya… çünkü aslı ondan.
   Canın meyli ise diriliğe, diriye. Çünkü aslı Lâmekân’ın canı!
   Can, hikmete, bilgilere… ten, bağa, bahçeye, üzüme meyleder.
   Can, yücelmeye, yükselmeye can atar; ten, kazanca, ota, yiyeceğe, içeceğe!

4440. O yücelmenin aşkı, o yücelmenin meylide canadır. “ Tanrı onları sever onlarda Tanrı’yı” âyetini bundan anla!
   Bunu anlatmaya kalkışsam sonu, ucu gelmez… Mesnevi’ye, daha böyle sekiz misli kağıt bile yetişmez!
   Hasılı kim bir şey isterse istediği şey de ona rağbet eder.
   İnsan, hayvan, nebat, cemat… her şey, birbirine âşıktır. Bir adam, bir şeyi sevdi de muradı o oldu, başka bir şey dilemez bir hale geldi mi o muradı olan sevgilide muratsız hale gelen âşıkına âşıktır.
   Muratsız hale gelen âşıklar, bir murat etrafında döner, dolaşır, yalnız sevgililerini dilerler ama muratları, maksatları olan sevgililer de onları kendilerine çekip dururlar.

4445. Fakat âşıkların meyil ve muhabbetleri, âşıkları zayıf bir hale getirir… mâşukların meyil ve muhabbeti ise onları güzelleştirir, parlak bir hale sokar!
   Sevgililerin aşk,ı onların yanaklarını parlatır; âşıkların aşkı, âşıkların canlarını yandırır!
   Kehlibar, niyazdan müstağni davranan bir âşıktır…o uzun yola düşen, o uzun yolda savaşansa saman çöpü!..
   Bunu bırak… o susamış âşıkın aşkı, Sadr-ı Cihan’ın gönlünde parladı.
   O aşkın, o ateşgedenin dumanı ona kadar vardı, gönlünü yumuşattı.

4450. Fakat onu aramayı namusuna, kibrine yediremiyordu.
   Merhameti, o yoksula müştak olmuştu; saltanat bu lûtfa mâni oluyordu.
   Akıl burada hayran… acaba bu mu onu çekti, yoksa bu çekiş, o taraftan mı oldu?
   Cür’etten vazgeç… sen, bunu bilmezsin, anlamazsın. Dudağını yum, gizli sırrı Tanrı daha iyi bilir.
   Bundan böyle bu sözü, gizleyeyim… beni o çeken, çekmekte; ne yapayım ben?

4455. Ey bir işe sarılıp savaşan, onu güzelce başarmaya uğraşan, seni çeken… bundan bahsetmeye bırakmayan kim?
   Bir yere gideyim diye yüzlerce defa karar verir, davranırsın… fakat seni bir saik, başka yere çeker durur.
   Binici, dizgini her tarafa çevirir, taki ham at üstünde bir binicinin bulunduğunu, başı boş bulunmadığını anlasın diye.
   Fakat terbiyeli at, üstünde binici olduğunu bilir, bundan dolayı iyi yürür.
   O yok mu? Senin gönlünü yüzlerce sevdaya bağlamış, nihayet seni muratsız bir hale getirmiş de sonrada gönlünü kırıvermiştir.

4460. İlk kararının kolunu kanadını kırdı ya… peki, niçin o kanat kıranın varlığı doğru olmuyor, niçin kendini ona teslim etmiyorsun?
   Onun kaza ve kaderi senin tedbir ipini koparıverdi… pekâlâ neden kaza ve kaderine inanmıyor, niçin kazasına rıza vermiyorsun? 

   
Tanrı, kuvvet ve kudretin yalnız kendisinde olduğunu anlatmak için
  insanların karar verdikleri şeyleri bozar, zıddını meydana getirir. Bazen
     da kararında azmetsin, yapacağı şeye tamah eylesin diye o kararı
         bozmaz da sonunda bozar, bu da tembih üstüne tembih olur


   Yapacağın işlere iyice niyetlenir, yapmayı kurar, kararlaştırırsın. Bazan bu kararın denk gelir.
   Gönlün tamahtan düşer, niyetini sağlamlarsın. Sonra tekrar o niyet bozuluverir!
   Seni tamamıyla muratsız bir hale getirseydi gönlün ümitsizlenirdi, dilek tohumunu nasıl ekebilirdin?

4465. Ama emel tohumunu ekseydin, akılsız bir hale düşseydin Tanrı hükmünde olduğun, onun emrinin altında bulunduğun nasıl meydana çıkardı*
   Âşıklar, muratsız kaldılar da Tanrı’larından haber aldılar.
   Muratsızlık, cennete kılavuzdur. Ey yaradılışı güzel,      “ Cennet, istenmeyen, hoşa gitmeyen şeylerle, murada nail olmayışlarla kaplanmıştır” hadisini işit!
   Senin muratlarının, görüyorsun ya, ayakları kırık… ama öyle adam vardır ki bütün muratları olur.
   Şu halde onun tarafından gönülleri kırılanlar, onun yolunda onun aşkında doğru olanlardır. Fakat nerede âşıkların gönül kırıklığı, nerede başkalarından gönül kırıklığı,

4470. Akıllıların gönülleri, mecburî kırılır… dilediklerini yapamazlar, meyus olurlar. Âşıklarda ise yüzlerce ihtiyar var, dilediklerini yüzlerce kere yapabilirler, öyle olduğu halde ona tabi olurlar, gönülleri bu yüzden kırılır; emellerine bu yüzden erişememişlerdir.
   Akılı başında olanlar, bağla bağlanmış kullardır, âşıklar ise hürdür, şekerlenmiş, ballanmış canlardır onlar!
   Akıllıların yuları “ zorla gelin “ emridir; gönlünü kaptıranların baharı “ dileyerek gelin “ emri! 

 
Peygamber aleyhisselâm’ın esirlere bakıp gülerek “ Şaşarım bu kavme ki
         onları cennete zincirlerle, bukağılarla sürüklüyorlar “ demesi


   Peygamber, bir bölük esir gördü. Onları çekip sürüklüyorlardı, hepside feryadü figan ediyordu.
   O sırları bilen aslan, zincirlere vurulmuş olduklarını gördü, gizlice onlara bakmaya başladı.

4475. Her biri hiddetinden o Hak Peygambere dişlerini gıcırdatmakta, dudaklarını çiğnemekteydi.
   Fakat bu kadar kızgın oldukları halde ağız açmaya kudretleri yoktu… hepsi de on batmanlık kahır zincirine vurulmuştu.
   Memur, onları şehre doğru çekmekte, küfür ülkesinden alıp kahırla sürüklemekteydi.
   Ne yerlerine başkası kabul ediliyor, ne koyuverilmeleri için para alınıyor, ne de bir ulu kişi onlara şefaat ediyordu.
   Peygamber’e “ Âlemlere rahmet” diyorlar ya… öyle olduğu halde bütün bir âlemin boynunu, boğazını kesiyordu.

4480. Onlar Peygamber’i binlerce defa inkâr ederek, ağızlarının içinden hareketini kınayarak gidiyorlardı.
   Diyorlardı ki: Nice çarelere başvurduk, çare olmadı. Zaten bu adamın yüreği taş gibi katı .
   Biz, binlerce Alpaslanken iki üç çıplak ve yarı canlının elinde.
   Bu derece âciz kaldık… uygunsuz hareketimizden mi, yıldızımızın düşüklüğünden mi… yoksa sihirden mi?
   Bahtı, bahtımızı yırttı; tahtı, tahtımızı baş aşağı etti.

4485. İşi, sihirle yüceldi, büyüdüyse bir de sihir yaptık, neden tutmadı, neden tesir etmedi? 

     
“ Fetih istiyorsanız işte size Fetif âyetinin tefsiri… ey kınayanlar,
       diyordunuz ki “ Benimle Muhammed aleyhisselâm’dan hangimiz  
      doğrucuysak Yarabbi, sen onu kazandır, ona yardım et! “ Bu sözü,
    dinleyenler sizi doğruluk istiyorsunuz, bir gareziniz yok sansınlar diye
           söylemekteydiniz. Hak kimdedir, görün diye işte biz de şimdi
                                Muhammed’e yardım ettik


   Eğer dâvamız doğru değilse bizim kökümüzü sök diye putlara da dua ettik, Tanrı’ya da.
   Hak kimdeyse, kim doğrucuysa ona yardım et, onun yardımında bulun, biz doğruysak bize, o doğruysa ona muin ol dedik.
   Bu duada çok bulunduk, Lât, Uzzâ ve Menât’a nice secdeler ettik;
   Dedik ki :  Eğer Muhammed haksa meydana çıkart, değilse onu bize zebun et.

4490. Şimdi onun Tanrı yardımına mazhar olduğunu gördük işte… biz, umumiyetle zulmetmişiz, o nur!
   Bu, bize cevap: Dilediğiniz işte meydana çıktı, hanginizin doğru olduğu açığa vuruldu.”
   Sonra yine fikirlerindeki bu düşünceyi körletiyorlar, bu sözleri bırakarak diyorlardı ki:
   “ Bu düşüncemiz de işimizin tersine gitmesinden meydana geldi; gönlümüzde onun doğru olduğuna dair bir düşüncedir peydahlandı.
   Birkaç kere galip geldiyse ne oldu ki… bundan ne çıkar? Zaman da herkese galebe çalıyor!

4495. Biz de zamaneden kâm aldık, bizim bahtımız da yaver oldu… biz de ona birkaç kere üst geldik.”
   Sonra yine “ O da mağlûp oldu ama mağlûp oluşu, bizim mağlup oluşumuz gibi çirkince, alçakça değildi.
   İyi bahtı o bozgunlukta, o mağlûbiyette bile ona el altından gizlice yüzlerce neşe verdi.
   Hattâ o, hiç de mağlûba benzemiyordu. Ne gamı vardı, ne üzülüyordu” demekteydiler.
   Müminlerin nişanesi mağlûbiyettir ama müminin alt oluşunda da bir güzellik var!

4500. Misk ve amberi kırsan dünyayı güzel kokularla doldurursun.
   Fakat ansızın eşek tezeğini kırsan evler, baştanbaşa pis kokuyla dolar.
   Peygamber, perişan bir halde Hudeybiye’den dönerken “ İnna Fetahn┠devletinin davulu çalındı. 

  
Rasûl aleyhisselâm’ın Hudeybiye’den dönüşüne Ulu Tanrı’nın “ İnnâ fetahn⠓ diye fetih demesindeki sır… o dönüş görünüşte muratsızlığın ta kendisiydi, fakat hakikatte fetihti. Nitekim miski kırmak da görünüşte kırma, hakikatte onun misk oluşunu bildirmek, faydalarını tamamlamaktır

   Tanrı devletinden haber geldi: “ Yürü, bu zafere erişemediğinden gam yeme.
   Şimdi elindeki bu horluk yok mu? Nimetlere erişmen demektir. İşte şuracıktaki filân kale, filân yer senin!”

4505. Hakikatten de oradan çabucak dönünce bak hele, Kurayza’nın Nazîr’in başına neler geldi,
   O iki kaleyle çevrelerindeki yerler teslim oldu, ganimetlerden faydalar elde ettiler.
   Öyle olmasa bile şu taifeye bak… onlar gam içinde, keder içinde Tanrı’ya meftun ve âşıklar.
   Zehri şeker gibi yemekteler… gam dikenlerini deve gibi otlamaktalar!
   Hem de bunu, gamdan kederden kurtulmak için de yapmıyorlar; gama uğradıklarından yapıyorlar. Bu horluk, onlarca rütbelere, mevkilere erişmek!

4510. Kuyunun dibinde öyle neşeliler ki oradan çıkıp taca, tahta nail olacağız diye korkuyorlar.
   Sevgiliyle beraber oturduğum yer, yerin altı da olsa yine arştan yücedir. 

  
Mustafa aleyhisselâm’ın “ Beni Yunus ibn-i Metta’dan üstün tutmayın “
                                                hadisinin tefsiri

   Peygamber dedi ki: “ Benim miracım, Yunus’un miracından üstün değildir.
   Benimki göklere çıkmakla oldu, onun ki yerlere inmekle… zaten Tanrı yakınlığı hesaba sığmaz ki.
   Yakınlık, ne yukarıya çıkmaktır, ne aşağıya inmek. Tanrı yakınlığı, varlık hapsinden kurtulmaktır.

4515. Yok olana yukarı nedir, aşağı ne? Yok olanın ne yakınlığı olur, ne uzaklığı, ne geç kalışı!
   Tanrı’nın sanat yurdu da yokluktandır, hazinesi de. Sen, varlığa aldanmış kalmışsın, yokluk nedir, ne bileceksin?
   Hulâsa onların kırıklığı hiç bizim kırıklığımıza benzer mi a ulu kişi?
   Onlar, biz ikbale erişip yücelince nasıl neşelenirsek horluğa düşüp ellerindekini telef edince öyle neşelenirler.
   Bu çeşit adamın malı, geliri, yokluk varlığından ibarettir. Yoksulluk, horluk, ona iftihardır, yüceliktir.

4520. Esirlerden biri dedi ki: “ Peki niçin Peygamber, bizim halimizi görmedi.. bizi böyle zincirlere vurulmuş görünce nasıl oldu da güldü.
   Hani onun huyları değişmişti, hani o Tanrı huylarıyla huylanmıştı da neşesi ne bu zindanın lezzetlerindendi, ne bu zindan dan kurtulduğundan.
   Pekâlâ ya neden düşmanlarının kahroluşundan neşeleniyor, neden bu fetihten bu zaferden gururlanıyor?
   Erkek aslanlara kolayca üstün geldi, muzaffer oldu diye neşelenmekte.
   Gayri anladık ki o da hür değil… dünyadan başka hiçbir şeyle memnun değil, başka bir şeyden gönlü şad olmuyor?

4525. Yoksa nasıl gülebilir ki? O dünya ehli, iyiye de merhamet eder, kötüye de... iyiyi de esirger, kötüyü de”
   Esirler, birbirleriyle bunu konuşuyor, birbirlerine bunu fısıldıyorlardı.
   Memur duymasın, duyarsa o padişaha söyler, sözlerimiz kulağına gider diye fısıltıyla konuşuyorlardı. 

  
Peygamber aleyhisselâm’ın onların kınamalarını dırıltılarını duyması

   Memur, o sözü duymadı ama Tanrı bilgisine sahip olan Peygamber’in kulağına vardı.
   Yusuf’un gömleğini alıp götüren, gömleğin kokusunu duymadı da Yakup duydu.

4530. Şeytanlar, gökyüzünün çevresinde döner, dolaşırlar da yine Levh-i Mahvuz’daki gayp sırlarını duyamazlar.
   Muhammed’se dayanıp yatmış, uyurken o sır gelir, başucunda döner durur!
   Helvay,ı kime nasipse o yer; parmakları uzun olan değil!
   Delici Şahab, şeytanları, hırsızlığı bırakın da Ahmed’ den sır öğrenin diye kovar, sürer.
   Ey iki gözünü de dükkana dikmiş, ümidini oraya bağlamış adam, kendine gel, mescide yürü de rızkını Tanrı’dan iste!

4535. Peygamber, onların sözlerini duyup söylediklerini anladı da dedi ki: “ O gülüş, savaşta galebe ettim diye değil ki.
   Onlar ölmüşlerdir, yokluk âleminde çürüyüp gitmişlerdir. Bizce ölüyü öldürmeye kalkışmak erlik değildir.
   Onlar da kim oluyor ki? Ben savaşta ayak diredim mi ay bile yarılır!
   Hani hür olduğumuz, mevki ve şeref sahibi olduğunuz zamanlar yok mu… işte ben, o vakit sizi böyle bağlanmış zincirlere vurulmuş görüyordum.
   Ey malla, mülkle, soyla, sopla nazlanan, sen akıllı kişinin yanında oluk üstündeki devesin!

4540. Ten suretinin leğeni damdan düşünce gelecek gelir çatar sözü gözümün önünde tahakkuk etti, gelecek şeyler geldi çattı!
   Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum… yok’a bakıyorum, açıkça var’ı görüyorum.
   Sırra bakmakta, daha dünyada Âdem’le Havva vücuda gelmemişken gizli bir âlem görmekteyim.
   Siz, daha Elest deminde zerrelerden ibarettiniz… daha vakit ayaklarınız bağlı, baş aşağı ve alçalmış bir haldeydiniz; sizi öyle görüyordum ben.
   Direksiz, desteksiz gökyüzü yaratılmadan bildiğim şeyler, âlem yaratıldıktan sonra da hep o… hiç artmadı.

4545. Ben, daha sudan, topraktan vücut bulmamış, bu surete bürünmemişken sizi baş aşağı olmuş görüyordum.
   Siz ikbaldeyken de bunu böyle görüyordum. Yeni bir şey görmedim ki sevineyim!
   Gizli bir kahra uğramış, gizli bir kahırla bağlamıştınız. Gayri bu ne kahırdır, bunu kim anlar? Siz şeker yerdiniz de o şeker de zehir olurdu.
   Böyle zehirlerle dolu şekeri düşman yerse afiyet olsun… Neden ona haset ediyorsun ki?
   Sizde o zehri neşe ile içiyordunuz: eceliniz, gizlice kulaklarınızı tıkamıştı.

4550. Ben üst geleyim de dünyayı zaptedeyim diye harb etmiyorum ki.
   Çünkü bu cihan murdardır, pistir. Ben böyle pis bir şeye nasıl haris olurum?
   Köpek değilim ki ölünün perçemini çekip koparayım. Ben İsa’yım, ölüyü diriltmeye gelirim.
   Sizi helak olmaktan kurtarayım diye savaş saflarını yarmaktayım.
   İnsanların başlarını; yüceleyim, devlete erişeyim diye kesmem.

4555. Kessem kessem bütün âlem kurtulsun diye birkaç baş keserim.
   Çünkü siz, bilgisizliğinizden pervane gibi ateşe atılmaktasınız.
   Bense sizi ateşe düşmeyesiniz diye sarhoşçasına iki elimle ateşten kovmaktayım.
   Siz kendinizi fetihler elde ettiniz, üst geldiniz sanıyorsunuz ama asıl o vakit bahtsızlık tohumu ekiyordunuz.
   Hadi gayret, hadi gayret diye birbirinizi teşvik ediyordunuz ama âdeta ejderhanın üstüne at sürüyordunuz.

4560. Gûya kahır ediyordunuz, halbuki kahrın ta kendisine çatmıştınız… asıl siz zaman aslanının kahrıyla kahrolmuştunuz! 

    
Azgın, âlemi kahrederken kahrolmuş, üst gelmişken esir düşmüş  
                                                   demektir


   Hırsız, ev sahibini kahreder, altın çalar… hırsızlıkla meşgulken valinin adamları gelip çatar.
   Eğer o anda ev sahibinden kaçsaydı vali, ona o adamları yollar mıydı hiç?
   Hırsızın kahredişi, kahrolmasıdır; çünkü onun kahredişi, kendi başını kapar.
   Ev sahibine üstün oluşu, hırsıza bir tuzaktır...bu suretle vali gelir, hırsızı kısas eder.

4565. Sen halka galip geldin, savaşta üst oldun ama Tanrı, seni çeke çeke zincire vurmak için onları mahsustan mağlûp etmiştir.
   Kendine gel de mağlûp olanın ardını bırak, dizginini kas, pek at sürme… ezilir, paralanırsın sonra!
   Seni bu suretle tuzağa düşürdü mü ondan sonra o kalabalığın saldırışını görürsün sen.
  Akıl, bu üstünlükte bozgunluğu görürken nasıl olur da sevinir?

4570. İleriyi gören akıl gözü keskindir. Tanrı, o gözü kendi sürmesiyle sürmelemiştir.
   Peygamber, “ Cennet ehli olanlar, bazı şeyler yüzünden savaşlarda, düşmanlıklarda mağlup ve zebun olurlar” dedi.
   Bu alt oluş, bu zebunluk; noksan yüzünden, gönüllerinin kötülüğünden, yahut da din zayıflığından değil, son derecede ihtiyata riayet ettiklerinden, düşüncelerine inanmadıklarındandır.
   Peygamber, Hudeybiye’de kâfirlere üstün gelmişken gizlice “ İman etmiş erler olmasaydı” hikmetini işitti.
   Müminlerin halâs olması için melûn kâfirlerden el çekmek farz oldu.

4575. Hudeybiye ahdi nasıl oldu, oku da “ Tanrı, kâfirlerin ellerini çekti, size dokunamadılar” ne demektir tamamıyla anla!
   Peygamber galip gelmişken bile kendisini Tanrı tuzağında mağlup olmuş gördü de
   “ Ben sizi ansızın bastırdım, zincirlere vurdum diye gülmüyorum.
   Sizi zincirlerle, bukağılarla selviliklere, güllük, gülistanlıklara çekiyorum da ona gülüyorum.
   Ne şaşılacak şey… sizi zincirlere vurup amansız ateşten çayırlıklara, çimenliklere götürüyorum.

4580. Cehennemden ağır zincirlerle ta ebedî cennete kadar sürükleyip götürüyorum, dedi.
  İyi, kötü: Bu yolda her mukallidi de böylece bağlı olarak Tanrı kapısına çekerler.
   Velilerden başka herkes, bu yolu korku ve belâ zinciriyle aşar.
   Gayret et de nurun parlasın, aydın olsun… sülûkun, hizmetin kolaylaşsın.

4585. Çocukları da zorla mektebe götürürsün ya… çünkü onların gözleri kördür, faydalarını görmezler.
   Ama mektebin faydasını anladılar mı koşa koşa giderler, içleri açılır, neşe duyarlar.
   Çocuk mektebe kıvrana, kıvrana gider. Çalışmasına karşılık hiçbir şey görmemiştir ki!
   Fakat kesesine birkaç para gündelik kondu mu geceyi hırsız gibi uykusuz geçirir.
   Gayret et de ibadetinin karşılığı gelsin… bak o zaman ibadet edenlere nasıl haset edersin.

4590. Mukallitlere “ Zorla gelin”, yaradılışı temiz kişilere de “ İsteyerek gelin” denmiştir.
   Bu, Tanrı’yı bir maksat için sever, öbürünün dostluğunda hiçbir garez, hiçbir maksat yoktur.
   Bu, dadısını sever ama süt için sever. Öbürünü ancak onu âşık olduğundan, o görünmeyen güzele gönül verdiğinden sever.
   Çocuk, dadının güzelliğini anlamaz ki… onda sütten başka bir istek yoktur.
   Öbürüyse zaten dadıya âşıktır... bu sevgide muradı, maksadı ancak ona ulaşmaktır.

4595. Şu halde Tanrı’dan bir şey umarak, Tanrı’dan korkarak sevenler, taklit defterinden ders okumaktadırlar.
   Nerede Hakk’ı ancak hak için seven, garezlerden, maksatlardan ayrılmış âşık?
   Fakat ister öyle sevsin, ister böyle… madem ki Tanrı’yı diliyor, onu Hakk’a çeken yine Hakk’tır.
   Daima Tanrı’nın hayrına nail olayım diye Tanrı’yı seven de,
   Tanrı’dan başkasına gönül vermekten korkup ancak onu seven de.

4600. Her ikisinin bu sevgisi, bu arayıp taraması da o âlemdendir… bu gönül kaptırma, o dilberden. O güzelin güzelliğinden ileri gelmedir. 

 
Sevgilinin; âşıkı âşıkın bilmediği, ummadığı, aklına bile gelmediği halde
      kendisine çekişi… bu çekiş yüzünden âşık, daima sevgiliyi arayıp durmakla beraber korkuyla karışık bir ümitsizliğe düşer, başka bir eseri
                                                     belirmez

   Şimdi şuraya geldik: Eğer Sadr-ı Cihan o âşıkı gizlice çekmese, dilemese, istemeseydi.
   O âşık, ayrılığa tahammül edemeyecek bir hale gelir, ona kavuşmak için tekrar koşa koşa yollara düşer miydi?
   Sevgililerin meyli gizlidir, örtülüdür… fakat âşıkın meyli iki yüz davul zurnayla ilan edilir, o kadar meydandadır.
   Burada ibret için bir hikâye söylemek var ama Buhara’lı âşık beklemekten âciz oldu.

4605. Sevgilisini arayıp duruyor, ölmeden kavuşsun, yüzünü görsün diye söylemekten vazgeçtik.
   Ölümden kurtulsun, kurtuluşa erişsin… çünkü sevgiliyi görmek, Âbıhayat içmektir.
   Görülmesi, ölümü gidermeyen sevgili, sevgili değildir. Onun ne meyvesi vardır, ne yaprağı!
   Ey iştiyak çeken sarhoş, iş, o iştir ki sen o işteyken ölüm bile gelip çatsa sana hoş gelsin.
   Delikanlı, iman doğruluğunun nişanesi
, o sırada ölsen bile sana ölümün hoş gelmesidir.

4610. Canım, imanın böyle değilse kâmil değildir demek… yürü, dini tamamlamaya savaş!
   Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse sevdiğin iş, işte o iştir.
   Ölümün kötülüğümü gitti mi zaten artık o ölüm, değildir, ölümün bir suretidir, bir göçmeden ibarettir, o.
   Ölümdeki kötülük gitti mi ölümde fayda var demektir. Gayri dosdoğru anlaşıldı ki ölüm geçti gitti!
   Sevgili dediğin bir Hak’tır, bir de Tanrı’nın “ Sen benimsin, ben senin” dediği.

4615. Şimdi kulak ver de dinle: Aşk, âşıkı liften örme ipliklerle bağlamış… sürükleyip getirdi.
   Sadr-ı Cihan’nın yüzünü görür görmez sanki can kuşu, bedeninden uçup gitti.
   Bedeni kuru bir ağaç gibi kalakaldı… tepesinden tırnağına kadar buz kesildi!
   Yüzüne gül suları serptiler, yanında buhurlar yaktılar… neler yaptılarsa faydasız… kıpırdamadı, seslenmedi bile!
   Padişah, onun safran gibi sararmış yüzünü görünce atından indi, yanına geldi.

4620. Dedi ki: “ Âşık hararetle sevgiliyi arar… fakat sevgili geldi mi o âşık yok olur, kendisinden geçer gider!  
   Sen Tanrı âşıkısın; Tanrı, ona derler ki geldi mi sen de bir kıl kadar olsun varlık kalmaz.
   O nazarın karşısında senin gibi yüzlercesi fanidir… hocam, meğerse sen kendini yok etmeye âşıkmışsın!
   Sen bir gölgesin, güneşe âşıksın…. Şems geldi, elbette gölge derhal yok olur! 

 
Sivrisineğin Süleyman aleyhisselâm’a gidip rüzgârdan şikâyet ederek
                                            hakkını istemesi


   Bir sivrisinek, çayırlıktan, çimenlikten gelip Süleyman’ın huzuruna çıkarak hakkını istedi de dedi ki:  

4625. “ Ey Süleyman, Şeytanlar, insanoğulları ve periler arasında adaleti yaydın;
   Kuş da senin adaletine sığınmış, balık da. Kimdir o kaybolan, kimdir o mahrum ki adaletin, onu arayıp bulmamış olsun?
   Bize de insaf et, bizim de hakkımızı al… çok perişanız… bağdan da nasibimiz yok, gül bahçesinden de!
   Her zayıf kişinin müşkülünü halledersin… sivrisinek, zaten zayıflığın misalidir.
   Biz, zayıflıkla, kanadı kırık olmakla, âcizlikle tanınmışız… sen lûtufla, yoksullara yardımla tanınmışsın.

4630. Sen, kudret derecelerinin en sonuna varmışsın… biz, âcizliğin, zavallılığın son derecesine varmışız!
   İmdat et, bizi bu gamdan kurtar… ey eli, Tanrı eli olan, elimizi tut! “
   Süleyman “ Ey hak isteyen, kimden şikayet ediyorsun? Söyle.
   Kimdir o zalim ki ululuk satarak sana zulmetti, yüzünü, gözünü tırmaladı?
   Bizim zamanımızda zalim nerede? Şaşılacak şey… nasıl oluyor da hapsedilmemiş, nasıl oluyor da bizim zindanımızda değil?

4635. Bizim doğduğumuz gün zulüm öldü…. kimdir bizim zamanımızda zulmeden?
   Nur geldi mi zulmet yok olur. Zulmün aslı ve arkası da zulmettir.
   Bak, şeytanlar, bizim için çalışmada, kazanmada, bize hizmet etmede… hizmetten çekinenler de zincirlerle bağlanmış, bukağılarına vurulmuş!
   Zalimler, Şeytan’ın iğvasiyle zulmederler, zalimlerin zulmünün aslı Şeytan’dan gelir… Şeytan, bağlarla bağlanmış, zincirlere vurulmuşken nasıl olup da zulümde bulunabilir?
   Tanrı, bize padişahlığı; halk göklere el açıp ağlamasın diye verdi.

4640. Ah ve feryatların yücelere çıkmasın, gök yüzüyle süha yıldızı ıstıraba düşmesin.
   Arş yetim feryadıyla titremesin, hiç kimse sitemle perişan olmasın diye bize saltanat ihsan etti.
   Göklere “ Yarabbi” sesi çıkmasın diye ülkelerde yol yordam olarak bu adaleti, bu ihsan kaidesini bir kanun haline getirdik.
   Ey mazlûm gökyüzüne bakma… zamanede gök gibi ihsan ve feyz sahibi bir padişahın var” dedi.
   Sivrisinek dedi ki: “ Benim feryadım rüzgârın elinden… o bize zulüm ellerini uzattı, bize zulmetti.

4645. Onun zulmünden daraldık, onun yüzünden dudağımız yumulu, kanlar yutmaktayız! 

      
Süleyman aleyhisselâm’ın acıklanan sivrisineğe düşmanını da
                             mahkemeye getirmesini emretmesi


   Süleyman, “ Ey güzel sesli, Tanrı emrini candan dinlenmek gerek.
   Tanrı bana dedi ki: “ Ey adalet sahibi, hasmı da hazır olmadıkça kimsenin şikâyetini dinleme.
   İki hasım da hazır olmazsa hâkim, hak hangisindedir, bilemez.
   Birisi yalnız gelse de yüzlerce şikâyette bulunsa, yüzlerce feryat etse bile sakın ha, sakın... hasmı olmadıkça sözünü kabul etme.

4650. Ben fermandan yüz çeviremem. Hadi git, hasmını al, öyle gel” dedi.
   Sivrisinek dedi ki: “ Sözün doğru, delilin tam yerinde… düşmanım rüzgâr, o da senin emrinde!”
   O padişah “ Ey seher yeli, sivrisinek, zulmünden feryat ediyor… gel,
   Hadi, geç hasmının karşısına da anlat, ona cevap ver, dâvasını reddet!” dedi.
   Rüzgâr, bu emri duyunca çabucacık esip geldi… fakat sivrisinek kaçma yolunu tuttu!

4655. Süleyman “ A sivrisinek nereye? Dur da ikinizi de dinleyip hüküm vereyim” dedi.
   Sivrisinek dedi ki: “ Padişahım, ölümüm, onun varlığından… zaten günüm, onun dumanından kararmakta.
   O gelince ben nasıl durabilirim? Benim kökümü kazan o! ”
   Tıpkı bunun gibi Tanrı tapısını arayan da Tanrı geldi mi yok olur.
   O vuslat ebedîlik içinde ebedîliktir ama o ebedîlik yokluk suretinde tecelli eder.

4660. Nur arayan gölgeler, nur zuhur etti mi yok olur.
   Âşık, başını verince akıl kalır mı gayrı? Her şey helâk bulur, yalnız onun hakikati kalır.
   Onun hakikatine karşı var da yok olur, yok da. Yoklukta varlık… bu, pek acayip bir şey!
   Bu makamda akıllar elden çıkar, kalem buraya vardı mı kırılır, bir şey yazamaz olur! 

              
Sevgilinin, kendine gelsin diye âşıkına iltifat etmesi

   Sadr-ı Cihan, o âşıkı yavaş, yavaş istiğrak âleminden çekmekte, söz söyleme makamına getirmekteydi.

4665. Padişah âşıkın kulağına dedi ki: “ Ey yoksul, eteğini aç, sana altın saçmaya geldim.
   Canın ayrılığımla halecan içindeydi… İmdadına geldim, nasıl oldu da ürküp kaçtı?
   Ey ayrılığımla dünyanın soğuğunu, sıcağını, kahrını, kahrını, lûtfunu gören âşık, kendine gel, dön geriye!
   Akılsız bir tavuk, deveyi evine konuk götürür.
   Fakat deve, tavuğun evine  ayak atar atmaz ev yıkılır, dam çöker!

4670. Bizim aklımız, fikrimiz de tavuk kümesinden ibaret. Salih’in aklıysa Tanrı devesini arar.
   Deve, başını suya, toprağa daldırınca orada ne toprak kalır, ne can, ne gönül.
   Aşk öyle bir fazilettir ki insanı faziletler sahibi yapar… fakat insan, bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem pek zalimdir, ham de pek cahil!
   İnsan hakikaten bilgisizdir; Hele bu müşkül avda büsbütün bilgisiz. Bir tavşan, aslanı kucaklamaya çalışıyor!
   Eğer aslanı bilseydi, görseydi hiç kucaklamaya kalkışır mıydı, buna imkân mı var?

4675. İnsan, canına da zulmeder, nefsine de… fakat şu zulme bak, şu zulmü gör ki adaletlerden bile topu kapar, adaletlerden bile üstündür, ileridir.
   Bilgisizliği ilimlere üstattır… zulmü, adaletlere doğru yol gösterir.
   Sadr-ı Cihan, bu nefesi kesilmiş âşık, ona ben nefes bağışlayınca dirilir, kendine gelir diye âşıkın elini tuttu,     
   “ Bu bedeni ölü, bu canı uyanık âşık, benimle diriliyor. Şu halde o, benim canım… bana yüz tutuyor.
   Ben onu bu candan yücelteyim, bu cana muhtaç olmasın. Ona bir can bağışlayayım da ihsanımı onunla görsün!

4680. Nâmahrem can, sevgilinin yüzünü göremez. Dostun yüzünü ancak aslı onun civarında olan can görür.
   Bu dosta kasap gibi üfüreyim de o lâtif ruhu derisinden çıksın deyip,
   Âşıka “ Ey belâlar yüzünden bedeni terk edip giden can, vuslat kapımızı açtık, gel gel!
   Ey varlığımız, yokluğuna, sarhoşluğuna sebep olan… ey varlığı, varlığımızdan ibaret bulunan âşık!
   Şimdi ben sana dilsiz, dudaksız yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim dinle!

4685. Dilsiz, dudaksız söyleyeceğim, çünkü şu diller, dudaklar, bu nefesten ürkerler. Bu nefes, gizli bir ırmağın kıyısında yetişir, meyve verir!
   Şimdi can kulağını aç da “ Tanrı dilediğini yapar sırrını duymaya hazırlan” dedi.
   Âşık, vuslata çağrıldığını duyunca yavaş yavaş kımıldanmaya başladı.
   Âşık, topraktan da aşağıyı değil ya… toprak bile sabah rüzgârının işvesiyle yeşiller giyinir, yokluktan başını kaldırır!
   Meniden de aşağı değil ya… meni bile Tanrı emrini duyar da güneş yüzlü Yusuflar meydana getirir!

4690. Rüzgârdan da aşağı değil ya… Kün emrini işitir de rahimde tavus olur, güzel güzel söz söyleyen kuş kesilir!
   Taştan, topraktan meydana gelen dağdan da aşağı değil ya…. deve doğurur da o deveden de deve yavrusu doğar!
   Bunların hepsini bir tarafa bırak, yokluk koskoca bir âlem doğurmadı mı? Hâlâ da her an bütün varlıklar ondan doğmuyor mu?
   Âşık, sıçradı, titredi, neşeli neşeli bir iki döndü, bir iki çark vurdu… yere kapandı, secdeye vardı! 

     
Âşıkın kendine gelmesi ve sevgiliyi övmeye başlaması sevgilinin
                                                    şükretmesi


   Dedi ki: “ Ey çevresinde canın tavaf edip durduğu Tanrı ankası… şükrolsun, kaf dağından geri döndük,

4695. Ey aşkın kıyamet yerinde İsrafillik eden sevgili… ey aşkın aşkı, ey aşkın dileği!
   Bana hilât vermeden önce dilerim, kulağını pencereme daya…
   Kalbim tertemizdir, bu yüzden halimi bilirsin… ey kulları yetiştiren, ey kullarına lûtuflarda bulunan sevgili, sözlerimi duy!
   Ey misli olmayan Sadr, nice zamandır halimi duymanı arzulayıp durdum. Bu arzuyla aklım, fikrim uçtu gitti.
   Nice zamandır sözlerimi dinlemeni, derdimi duymanı, o cana canlar katan gülüşlerini,

4700. Benim eksik, artık sözlerimi işitmeni, benim kötülükler düşünen canımın işvesini düşünüp durdum, özleyip yattım.
   Benim sence mâlum olan kalp akçelerimi sağlam para gibi kabul ettin.
   Şuh bir küstahın küstahlığına gösterdiğin hilme karşı bütün hilimler, bir zerreden ibaretti.
   Dinle bak, hizmetinden ayrıldığım andan itibaren nelere uğradım: İlk önce benim için ne evvel kaldı, ne âhir... ön de gözümden kalktı, son da!
   İkinci, ey güzel sevgili, çok aradım ama sana bir ikinci bulamadım.

4705. Üçüncüsü senden ayrıldım ayrılalı Tanrı, üçün üçüncüsüdür demiş gibi oldum.
   Dördüncüsü, ayrılık, tarlamı, ekinimi yaktı; Hâmise’yi Râbia’dan ayırd edemez oldum!
   Nerede topraklar üstünde kan görürsen hiç şüphe etme ki biz oradan geçtik, kanlı göz yaşlarımızı takip ederek izimizi izleyebilirsin!
   Sözlerim, bu feryad ü figanın âdeta gök gürültüsü… yeryüzüne bulutlardan yağmur yağdırmak istiyor!
   Söylemekle ağlamak arasında mütereddidim… nasıl edeyim; ağlayayım mı söyleyeyim mi?

4710. Söylesem ağlayamam; fakat ağlarsam sana nasıl şükredebilir, seni nasıl övebilirim?
   Padişahım, gözlerimden gönül kanları akmakta. Bak, gözlerimden neler akıyor?”
   O zayıf âşık, bunları söyleyip ağlamaya başladı… Haline aşağılık kişilerde ağladılar, yüce kişiler de!
   İçinden öyle bir hay haydır coştu ki Buhara halkı etrafına toplandı.
   Hayran hayran söylemekte, hayran hayran ağlamakta, hayran hayran gülmekteydi. Kadın, erkek, büyük, küçük, herkes ona şaştı kaldı!

4715. Bütün şehir, onun rengine boyandı; herkes, onunla beraber ağlamaya başladı. Kadın, erkek birbirine karıştı, kıyametten bir alâmet oldu!
   O anda gökyüzü yere, kıyameti görmedinse gör diyordu!
   Akıl, bu ne aşktır, bu ne haldir… onun ayrılığına mı şaşmalı, kavuşmasına mı… hangisi daha ziyade şaşılacak şey diye hayran olmuştu.
   Gök, o anda kıyametnameyi okumuş, saman uğrusuna kadar elbisesini yırtmıştı!
   Aşk, iki âleme de yabancıdır; aşkta yetmiş iki türlü divanelik var!

4720. Aşk, pek gizlidir ama şaşkınlığı meydanda… Padişahların canları bile ona hasret çekmektedir.
   Aşk dini, aşk mezhebi, yetmiş iki şeriatta da dışarıdır. Padişahların tahtları, aşka karşı alelâde bir tahta parçasından ibarettir.
   Aşk çalgıcısı, semâ vaktinde şunu çalar: Kulluk bir bağdır, efendilik baş ağrısı!
   Şu halde aşk nedir? Yokluk deryası! Aklın ayağı, orada kırıktır!
   Kulluk da malûm sultanlık da… âşıklık bu iki perdeden gizli!

4725. Keşke varlığın bir dili olsaydı da varlardan perdeyi kaldırsa, hakikati anlatsaydı!
   Ey varlık nefesi, ona ait ne söylersen bil ki onun üstüne bir perde daha örttün.
   Onu anlamanın âfeti, sözdür, haldir; kanı kanla yıkamanın imkânı yok!
   Ben, onun sevdalılarının mahremiyim… gece, gündüz kafes içinde ondan bahsetmedeyim!
   Ey can, pek sarhoşsun, pek kendinden geçmiş, pek perişan ve harap olmuşsun… dün gece hangi yanına yattın ki?

4730. Kendine gel, kendine… bu sırdan pek bahsetme; önce bir sıçra, kendine mahrem bir dost iste!
   Âşıksın, sarhoşsun, dilin açılmış… Allah, Allah… sen, oluk üstünde bir devesin!
   Dil, onun sırrından, onun nazından bahse kalkıştı mı gök, “ Ey hakikatini güzelce örten Tanrı” demeye başlar.
   Fakat aşkı örtmek nedir? Ateşi yün ve pamuk içinde gizlemek! Ne kadar örtersen o kadar meydana çıkar!
   Ben, onu örtmeye çalıştım mı o, bayrak gibi baş kaldırır, işte buracıktayım der.

4735. Benim inadıma o, iki kulağımdan yakalar da, a kendi bildiğine giden, beni nasıl örteceksin, nasıl gizleyeceksin? Hadi, gizle bakalım der.
   Derim ki: Hadi git, coşmuşsun ama can gibi hem meydandasın, hem gizli!
   Der ki: Bu tenim küp içinde mahpus… fakat şarap gibi küp içinde ıslık çalmaktayım!
   Derim ki: bir yere rehin olmadan, sarhoşluk âfeti gelmeden çekil, git.
   Der ki: İçimi güzel lâtif kadehin içinde ta akşam namazı vaktine kadar gündüzün dostuyum.

4740. Akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi, kadehimi ver derim!
   Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz. Arap, onun için şaraba müdam adını taktı,
   Hakikat şarabını aşk, kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru özlü âşıka gizlice saiklik eden aşktır.
   Tanrı inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap, can suyudur, sürahi de beden!
   Hidayet şarabı çoğaldı, arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar.

4745. Sâki de su kesilir, sarhoş da… nasıl olur deme, doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.
   Şaraba vuran ışık, sâkinin ışığıdır… Şarap, bu ışıkla coşar, köpürür, oynar kuvvetlenir!
   Gayri sen o şaşkına sor: Sen şarabın bu halini ne vakit gördün?
   Düşünceye hacet yok, her bilinene aşikârdır: Coşana elbette bir coşturan var! 

  
Uzun bir ayrılığa düşmüş, çok maceralar geçirmiş bir âşıkın hikâyesi

   Bir delikanlı, kızın birine delicesine âşık olmuştu. Fakat bir türlü vuslat zamanı gelmiyordu.

4750. Aşk ona yeryüzünde bir hayli işkenceler etmişti. Aşk neden, önce âşıka kinlenir?
   Neden, önce kanlı katil gibi davranır? Doğru âşık olmayan kaçsın, aşktan vazgeçsin diye!
   O delikanlı da kadına birisini yollasa o yolladığı adam, hasedinden zavallının yolunu vururdu.
   Sevgilisine bir mektup yazıp yollasa okuyan, kelimeleri yanlış okurdu.
   Sabah rüzgârını, vefatını arz etmek üzere gönderse rüzgâr, toza dumana gark olur, kararırdı.

4755. Kuşun kanadına bir kâğıt parçası bağlayıp uçursa kâğıttaki ateşli sözlerden kuşun kanadı yanardı.
   Tanrı’nın kıskançlığı çare yollarını bağlamış, düşünce askerinin bayrağını kırmıştı!
   Önceleri bekleyiş, gamına munisti… sonradan bekleyiş, o bekleyişi de kırdı, geçirdi, mahvetti!
   Gâh derdi ki: Bu derdin devası yok… gâh derdi ki: Hayır… bu dert bizim, canımıza can ve hayat!
   Gâh varlığı galebe eder, bir şeyler yapmaya niyetlenirdi; gâh yokluğa düşer, yokluktan meyveler yer, gıdalanırdı.

4760. Nihayet bu hale bir çare bulamayıp ümitsizliğe düşünce birlik kaynağı kızıştı, coştu!
   Gurbet azıksızlığıyla azıklanınca azıksızlık azığı, çaresizlik çaresi, ona doğru koştu!
   Düşünce salkımları çöpsüz bir hale geldi…o âşık, ay gibi gece yolcularına kılavuz kesildi!
   Nice güzel sözlü dudular vardır ki susarlar… nice tatlı özlüler vardır ki ekşi yüzlüdürler!
   Yürü, bir an mezarlığa var da susarak otur. O söz söyleyip duran susmuşları gör!

4765. Onların topraklarını bir renkte, bir halde görürsün ama halleri bir değildir ki!
   Dirilerin da yağları, etleri bir… fakat birisi gamlı, öbürü neşeli!
   Sözlerini duymadıkça hallerini ne bileceksin. Halleri senden gizli kalır.
   Söyletsen de sözlerinden ancak bir hay huydur duyarsın. Yüz kat gizli olan hallerini nereden göreceksin ki?
   Bir olan suretimizde bile birbirine zıt vasıflar var. Toprak da bir ama ruhlar ayrı ayrı!

4770. Seslerde böyle… ses olmak bakımından bir, fakat birisinin sesi dertli, öbürünün nazlı, edalı!
   Savaşta atların kişnemelerini… koşuşup uçuşurken kuşların cıvıltılarını duyarsın ya…
   Birisi kızgınlığından, hasedinden, öbürü arkadaşlarıyla birleşme yüzünden kişner,cıvıldar. Biri derdinden bağırır, öbürü neşesinden!
   Fakat onların hallerini anlamaktan uzak olana göre o sesler hep birdir!
   O ağaç baltadan titrer, şu ağaç seher yelinden!

4775. Bu arada kalası tencere yüzünden çok yanıldım…çünkü kapağı kaynıyor!
   Doğrulukla kaynayan da o kaynayışıyla, o coşkunluğuyla seni çağırır, gel der… yalanla, riya ile kaynayan da!
   Eğer insanları yüzlerinden tanıyan candan bir koku almadıysan, eğer o kabiliyet sende yoksa yürü…kokudan anlayan bir dimağa sahip olmaya çalış!
   O gül bahçesinde dönüp dolaşan dimağa sahip olmaya uğraş… Yakubların gözünü bile o dimağ, aydınlatır.
   Hadi, o gönlü hasta âşıkın ahvalini anlat… oğul, neye Buhara’lı âşıktan uzak düştün. 

Âşıkın mâşukunu bulması, arayan mutlaka bulur, bir zerre miktarı hayırda
                                 bulunan, hayrının mükâfatını görür


   O delikanlı, tam yedi yıl sevgilisini aradı, durdu; vuslat hayaliyle hayale döndü!
   Tanrı’nın gölgesi kulun başı üstündedir. Arayan, nihayet aradığını bulur.
   Peygamber dedi ki: Bir kapıyı çalar durursan nihayet o kapıdan bir baş çıkar, görünür.
   Bir adamın oturduğu yerin civarında oturursan sonunda elbette o adamın yüzünü görürsün.
   Bir kuyudan her gün toprak çeker, çıkarırsan onunla tertemiz suya erişirsin elbet.

4785. Sen inanmazsan da bunu herkes bilir. Ne ekersen bir gün gelir, onu biçersin.
   Taşı, demire vur da kıvılcım çıkmasın…. Böyle şey olmaz, olsa bile nadirdir.
   Bir adamın bahtı yaver olmaz, bir adamın nasibinde kurtuluş bulunmazsa o adam, ancak nadir olan şeylere bakar!
   Filân kişi ekin ekti de mahsul devşirmedi, feşman adam sedef buldu da içinde inci yoktu.
   Baûroğlu Bel’amla melûn İblis bu kadar ibadet ettiler, ne dinleri fayda verdi, ne ibadetleri der de.

4790. O kötü zanlı kişinin hatırına yüz binlerce peygamber, yüz binlerce hak yoluna gidenler gelmez bile!
   Bula bula gönlüne kasvet veren, gönlünü karartan bu iki misali bulur… fakat bahtsızlık, gönlüne bundan başka bir misal getirebilir mi ki?
   Nice kişiler vardır ki neşeli neşeli ekmek yerken ekmek, boğazlarına durur, ölümlerine sebep olur!
   A musibet, sen de ekmek yeme de onun gibi kötülüğe uğrama bari!
   Nice yüz binlerce adam da vardır ki ekmek yer, kuvvetlenir, can besler.

4795. Ezelden mahrum ve bir ahmağın oğlu değilsen o arada bir olup gelen şeye neden saplandın?
   Şu âlem, güneşin, ayın nuruyla dopdolu da o, başını kuyunun dibine eğmiş.
   “ Aydınlık var diyorlar, bu söz doğruysa nerede, hani?” deyip duruyor. A alçak, başını kuyudan kaldır da bak!
   Bütün dünya… doğu, batı, o nurla nurlanmış… fakat sen kuyudayken o nur, sana vurmaz ki!
   Kuyuyu bırak, köşklere, bağlara git; burada inat edip durma, inat meş’umdur denmiş!

4800. Kendine gel, filân adam filân yıl ekin ektide mahsulünü çekirgeler yedi…
   Ben neye ekeyim, burası korkulu bir yer… neden elimdeki buğdayı yerlere saçayım deme.
   Ekin ekmeyi terk etmeyen, işten güçten kalmayan ekti de sen, kör gibi durup dururken ambarlar doldurdu.
   O delikanlı da ümitle, neşeyle bir kapıyı çalıp duruyordu; nihayet bir gün sevgilisini tenhaca buldu, vuslatına erdi.
   Bir gece bekçinin korkusundan kaçıp bir bağa girdi. Orada sevgilisini mum gibi buluverdi.

4805. O sebebi halk eden Tanrı’ya o anda hamd ederek dedi ki. “ Yarabbi, sen bekçiye rahmet et!”
   Bilinmez, anlaşılmaz sebepler halk etmişsin. Beni cehennem kapısından cennete almışsın!
   Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hor görmeyeyim diye şu işe bunu sebep ettin.
   Ayak kırıldı mı Tanrı kanat ihsan eder. Kuyunun dibinden bile bir kapı açar da.
   Sen ağaç üstünde ol, kuyu dibinde bulun, buna bakma… beni gör, bana bak ki yolun anahtarı benim, yolu ben açarım der!”

4810. Kardeşim, gayrı bu hikâyenin arda kalan kısmını anlamak istersen dördüncü ciltte ara!

                                     - ÜÇÜNCÜ CİLDİN SONU -

AÇIKLAMALAR  ( Beyitler  4201 - 4810 )

B. 4204-4211. Yine "Devir" den bahsediyor.

B. 4210. Kur'anda, Kur'ana "İp" denmekte ve "Tanrı ipine sımsıkı yapışın, ayrılığa düşmeyin" diye anılmaktadır (Sure 3, Âl-i İmran, âyet 103). H. Muhammed de "Ben sizin aranızda iki halife bırakıyorum: Tanrının gökten yere sarkıtılan ipi yani Kur'anla Ehli Bcyt'im. Bunlara yapışırsanız yol azıtmazsınız" demiştir. (Feyz-al Kadîr III, 14).

B. 4215-4219. İbrahim Peygamber, ateşe atılırken Cebrail'in gelip "Bir dileğin var mı?" dediği, onun da "Var ama senden değil" diye cevap verdiği, yint Cebrail'in "Peki öyleyse Tanrı'dan istesene" demesi üzerine İbrahim Peygamberin "Zaten halimi biliyor, ne diye isteyeyim" dediği meşhurdur.

B. 4228. Mesnevi'ye yazılırken itiraz edenler olduğu, onu basit bir kitap, hikâyeden ibaret bir eser görenler bulunduğu bu beyitlerden açıkça anlaşılmaktadır. Mevlâna bu münasebetle Mesnevi'yi Kur'anla karşılaştırmakta ve Kur'ana da itiraz edenler olduğunu, fakat onun gibi bir kitap meydana getirenlerin bulunmadığını söylemektedir.

B. 4401. Kur'anın 78 inci suresi olan Nebe' suresinde "Sizi çift olarak yarattık" denmektedir (âyet 8).

B. 4404-4415. Dokuz kat gök, insanın vücuda gelmesi için âdeta baba vazifesini görmekte olduğu için bunlara "yüce babalar" mânasına gelmek üzere "Abâi Ulviyyin, Âbâ-i Ulviyye" dendiği gibi dört unsur da ana vazifesi gördüğünden "Ümmehât-i Süfliyye" yani aşağıdaki analar adını almıştır. Babam gök, annem yer sözüyle göğün erkek, yerin dişi ve kadın sayılması hep yunan felsefesinin İslâmîleşmiş şekli olan hukema inanışından ve devir nazariyesinden meydana gelmiştir.  S. 319, B. 3901-3906 ya bakınız.

B. 4467. "Cennet, hoşa gitmeyen şeylerle Cehennem de nefsin istekleriyle kaplanmıştır." (Feyz-al Kadir III, 389).

B. 4485. Sure 8, Tevbe, âyet 19.

B. 4487. Menat ve Uzza, İslâmdan önce arapların tapındıkları  iki  puttur.

B. 4505. Bunlar, Medine civarındaki iki yahudi kabîlesidir.

B. 4511. H. Muhammed'in "Beni, benim miracımı, Yunus Peygamber'in miracından üstün tutmayın" dediği rivayet edilmiştir.

B, 4539. Oluk üstünde deve sözü garip ve olmayacak  şeyi  ifade eder.

B. 4555.  C. II,  S. 265,  B. 2834-2855 e  bakınız.

B. 4570. "Size cennetlikler kimlerdir haber vereyim, zayıf, kuvvetsiz kalmış, düşkün kişilerdir. Tanrı'ya söz verdiler mi sözlerinde dururlar. Cehennemlikler kimlerdir haber vereyim. Her obur, azametli ve ululanıp duran kişilerdir.

B. 4705. Rabia, dördüncü, Hamise de beşinci demektir. Bunların kadın ismi olarak kullanıldığım biliyoruz. Aynı zamanda falan filân gibi umumi bir mânaya gelir.

B. 4741. Müdam,  alelitlâk   şarap   mânasına  geldiği gibi hususi olarak sabah şarabı mânasına gelen "Sabuh"   karşılığı   akşam   içilen   şaraba   da   denir.

B. 4782.  Böyle  bir  hadis rivayet edilmiştir.

B. 4795.     Zamanın,   evveli    tasavvur   edilmeyen kısmına  ezel,   ve  sonu    düşünülmeyen  kısmına  da    ebet denmiştir.