Hoşgeldiniz sayın ziyaretçimiz. Bugün 19 Ekim 2017.
E-Posta : Parola :
 

Yoksa “ Kün “ der demez yerler de olurdu, gökler de; Tanrı, buna kadirdi. Hattâ bir emreder etmez yüzlerce yer gök yaratabilirdi.
   Tanrı bütün kudretiyle beraber insanı, yavaş yavaş ve tam kırk yılda kemal sahibi eder.
   Bir anda yokluktan elli kişiyi uçurup bu âleme getirmeye kadirdi ama.
   İsa, bir dua ile hemencecik ölüyü diriltir de

3505. İsa’yı yaratan, insanları bir anda yaratmaya kadir değil midir? İsa’ya nazaran kudreti, kat kat üstün mü değil,
   Dilediğin şeyi yavaş yavaş, fakat sağlam bir halde yapman lâzım… İşte bu yavaşlık, sana bunu öğretmek içindir.
   Daima akıp duran küçük bir dere ne pislenir, ne kokar.
   Bu yavaşlıkla insan, ikbale, devlete erişir. Yavaşlık, yumurtadır, devlet de kuşlara benzer.
   A inatçı adam, kuş hiç yumurtaya benzer mi *
   Ama yumurtadan çıkar ya!

3510. Sen de davran da cüz’ülerin, yumurtalarından kuşlar çıkarsın.
   Yılan yumurtası da serçe kuşu yumurtasına benzer, fakat aralarında ne fark var?
   Armut da elmaya benzer, benzer ama aralarında farkları bil ey yüce kişi!
   Yapraklar da bakılınca bir renktedir. Fakat meyveleri çeşit çeşittir.
   Yapraklara benzeyen bedenler de birbirine benzer… benzer ama herkes bir iş için yaratılmıştır.

3515. Halk yolda her bir tarzda yürür durur; fakat birisi zevk içinde, öbürü dertli, kederli!
   İşte tıpkı bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz ama yarımız ziyan içindedir, yarımız padişah!

                  
Tanrı razı olsun, Bilâl’in neşeyle ölümü

   Bilâl; zayıflıktan hilâle dönmüş, yüzüne ölüm rengi çökmüştü.
   Karısı görüp “ Ah, bu ne elem, bu ne keder “ dedi. Bilâl, “ Hayır hayır… bu ne zevk, ve ne neşe,
   Şimdiye kadar hayattan elem duymaktaydım, ölüm nasıl bir zevktir, nedir, nedir? Sen bununebileceksin?”

3520. Demekte, bu sözleri söylerken de yüzünde nerkisler, güller, lâleler açılmaktaydı!
   Yüzünün parlaklığıyla nurlu gözleri, sözünün doğruluğuna şahadte ediyordu.
   Her gönlü kara adam onun yüzünü simsiyah görürdü ama o, insanların gözbebeğiydi, neden gözbebeği de siyah?
   Yüzü kara olanlar, hakikati görmeyenlerdir. İnsanların gözbebeği olan adam ise ayın aynasıdır.
   Zaten dünyada can gözüne sahip olanlardan başka, senin gözbebeğini kim görebilir ki ?

3525. Onu, gözbebeği haline gelenelerden başka kimse göremeyince artık ondan başka kim, onun rengini görüp anlar?
   İnsanların gözbebeği olan kişiden başka herkes, mertebesi yüce insanın sıfatlarını taklideder. Hakikatı bilmez.
   Karısı “ Ah ayrılık, ah ayrılık “ deyince Bilâl, “ Hayır, hayır… vuslat, vuslat!” dedi.
   Karısı “ Bu gece gurbete gidiyorsun… soyunun sopunun gözlerinden kaybolacaksın “ dedi.
   Bilâl dedi ki: “ Hayır, hayır… bu gece ruhum, gurbet elinden vatanına ulaşacak! “

3530. Karısı, “ Gayri senin yüzünü nerede göreceğiz biz? “ dedi. Bilâl dedi ki: “ Tanrı haslarının halkasında!
   Başını kaldırır da –aşağıya değil- yukarıya bakarsan Tanrı haslarının halkasını görürsün.
   Yüzük taşının yüzüğe nur saçtığı gibi Âlemlerin Rabbi de o halkayı nurlandırıp durmaktadır! “
   Karısı, “ Yazıklar olsun, bu ev yıkıldı artık “ dedi. Bilâl dedi ki: “ Buluta bakma, aya bak! “
   Akrabam kalabalık, ev de küçük… Tanrı, daha mamur bir hale getirmek için yıktı!

                 
Bedenin ölümle harap olmasındaki hikmet

3535. Ben evvelce sıkıntılar içinde hapis olmuş adama benzerdim, şimdi ruhumun nesli doğuyu da kapladı, batıyı da.
   Bu kuyuya benzeyen evde bir yoksuldum, şimdi padişah oldum, padişaha bir köşk, bir saray lâzım!
   Padişahlar, köşklerde, saraylarda otururlar, ölüye yurt olarak bir mezar kâfi!
   Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lâmekân âlemine gittiler.
   Kalbi ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü. Görünüşü büyük, geniş… fakat hakikatte dar!

3540. Dar olmasaydı bu feryat neden? Baksana… daha evvel doğup bu âleme gelenlerin hepsi iki büklüm oldu!
   İnsan, uyku zamanında bak, nasıl azat olmakta… ruh, o vardığı, ulaştığı mekândan nasıl neşelenmekte.
   Zâlim, zulüm tabiatından kurtuluyor, zindandaki mahpus, hapse düştüğünü, hapiste bulunduğunu unutuyor.
   Pek geniş olan bu  yer, bu gök devenin çökeceği zaman pek daralmakta.
   Bu dünyanın genişliği, bir gözbağı… oysaki pek dar. Gülmesi ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil.

     
Dünya, görünüşte geniş, hakikatte dardır, uyku da bu darlıktan
                                           kurtulmaya benzer

3545. Hamam kızıştı, ısındı mı daralırsın, için sıkılır.
   Oysaki hamam geniştir, uzundur. O hararetten sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın.
   Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz peki… mekânın genişmiş ne fayda?
   Yahut da meselâ dar bir ayakkabı giyersin de geniş bir ovada yürürsün.
   Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki… o ova o sahra sana âdeta zindan kesilir.

3550. Seni uzaktan gören ovada bir lâle gibi açılmış der.
   Bilmez ki sen, zâlimler gibi görünüşte gül bahçesindesin, fakat ruhun, feryat edip duruyor!
   Uyuman, o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun, bedenden kurtulur.
   Azizim, uyku, Tanrı velîlerinin malı, mülküdür… dünyadaki Eshabı Kehif gibi!
   Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur, yokluğa giderler!

3555. Ev dar. Ruh bu daracık evde eli, ayağı çarpılmış gibi iki büklüm. O evi, padişahların sarayları genişletmek, mamur bir hale koymak için yıkar.
   Ben de ana rahminde iki büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan göçmem gerek!
   Anamı doğum ağrısı tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım.
   Bir anaya benzeyen tabiatın da kuzu, koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı, doğum yolunu açıyor.
   Ey tabiat, rahmini aç… kuzu büyüdü, çıksın da o yemyeşil ovada yayılsın, otlasın artık!

3560. Doğum ağrısı, gebeye bir derttir ama çocuk için zindanın yıkılması gibidir.
   Gebe, ne yapayım, nereye sığınayım? Diye ağlar… çocuk kurtuluş vakti geldi diye güler!
   Göğün altındaki analar ( ateş, yel, su, toprak) la cansız şeyler, canlı mahluklar, nebatlar. Hulâsa ne varsa,
   Hepsi, birbirlerinin derdinden gafildir. Yalnız bilen ve kemale sahip olan kişiler, bunların dertlerini bilir.
   Kösenin, başkalarının evinde olanları bildiği kadar kabasakal, kendi evindekini bilemez.

3565. Amca, sen, kendi halini bilmezsin… fakat gönül sahibi yok mu… senin halini o bilir işte!

  
Gaflet, dert, tembellik ve gönül karanlığı gibi ne varsa hepsi de yere
                   mensup ve aşağılık bir şey olan tenden ileri gelir


   Gaflet, tenden ileri gelir. Ten, ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırları görür.
   Gök boşluğundan yeryüzü kalktı mı ne benim için gece ne gölge kalır, ne senin için.
   Nerede bir gölge, gece, yahut gölgelik varsa yerdendir; göklerden aydan değil!
   Duman, kıvılcımlar saçan ateşten meydana gelmez, daima odundan meydana gelir.

3570. Vehim, hataya düşer, yanılabilir. Fakat, akıl, mutlaka isabet eder, yanılmaz.
   Her ağırlık, her yorgunluk, tenin muktezasıdır. Cansa hafifliği yüzünden uçup durur.
   Kırmızı beniz kanın çokluğundandır, sarı yüz safranın oynamasındandır.
   Ak beniz, balgamın kuvvetindendir, sevdadan da beniz kararır.
   Hakikatte eserleri halk eden odur. Fakat kışırda kalan, yalnız zâhiri gören, ancak sebepleri görebilir!

3575. Derilerden ayrı olmayan, sebeplerden kurtulmamış olan akıl, ne illetlerden kurtulur, ne doktordan fayda görür!
   Âdemoğlu, ikinci defa doğdu mu ayağını sebeplerin başına kor.
   Artık, onun dini illet-i ûlâ değildir. Cüz’i illet de ona bir zarar veremez.
   O, doğruluk geliniyle ufuklarda uçup durur; sureti de ona ancak bir duvaktır.
   Hattâ ufuktan da dışarıdadır, göklerden de. Ruhlar ve akıllar gibi mekânsız bir âlemdedir.

3580. Hattâ akıllarımız bile onun gölgesidir: akıllarımız bile gölgeler gibi onun ayağına düşer.
   Müctehit, nassı görür, tanırsa herhangi bir hükümde artık kıyası düşünmez ki.
   Fakat bir şeyde nas yoksa orada kıyasa girişir, kıyastan ibret alır, kıyasla hüküm verir.

                              
Nasla kıyası benzetiş

   Nassı Ruhulkudüs’ün vahyi bil, Aklı cüz’inin kıyası, bundan aşağıdır.
   Akıl, canla idrak sahibi olmuş, canla aydınlanmıştır. Ruh, nasıl olur da aklın tasarrufuna girer?

3585. Fakat ruh, akla tesir eder de akıl, o tesir altında tedbire girişir.
   Ruh, Nuh’u tasdik ettiği gibi seni de tasdik etti, senin emrine de tabi olduysa nerede deniz, nerede gemi, nerede Nuh tufanı?
   Akıl, eseri ruh sanır ama güneşin nuru güneşin cirminden büsbütün ayrıdır.
   O yüzden salik, ruhun nurundan aslına ulaşmak için bir lokma ekmeğe kanaat etti.
   Çünkü aşağılara vuran nur, gece gündüz daimî değildir ki… geçer gider.

3590. Fakat nurun aslına ulaşıp orada yurt edinen kişi, daima o nura garkolmuştur.
   Ne bulut yolunu keser, ne nuru gurub eder. O, artık ayrılıktan kurtulmuş, güzelleşmiştir.
   Bu makama eren kişinin aslı, ya göklerdendir. Yahut topraktır da topraklıktan tamamıyla çıkmıştır.
   Çünkü bu güneşin şuaı daimî olarak dursa toprağa mensup olan tahammül edemez ki…
   Güneşin ziyası daima toprağa vurup dursa toğrağı öyle bir yakar ki yeryüzünde hiçbir verim kalmaz, hiçbir meyve bitmez.

3595. Daima suda kalmak balığın hrcıdır. Yılan, nereden balıkla yoldaşlık edebilecek?
   Fakat dağlarda öyle düzenbaz yılanlar vardır ki bu denizde balıklık etmeye kalkışırlar.
   Hileleri halkın aklını başından alırsa da denizden nefretleri, nihayet kendilerini rezil eder gider.
   Bu denizde de öyle hünerli balıklar vardır ki yılana bile sihir yapar, balık haline koyarlar.
   Ululuk denizinin dibindeki balıklara deniz, sihri helâl öğretmiştir.

3600. Olmayacak şey, onların himmetiyle olur. Pis, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer.
   Bu sözü kıyamete kadar söylesem, bu bahsi kıyamete kadar uzatsam bitmez… yüzlerce kıyamet kopar, geçer de yine bu bahis tamamlanmaz.

 
Şeyhin dilinden hikmetler coşunca müritlerle dinleyenlerin takınmaları
                                  lâzım olan edep ve terbiye


   Bu sözlerim, insanlara bir tekrarlamadır, ama bence tekrarlanan, tazelenip uzayan bir ömürdür.
   Mum, birbiri üstüne çıkan kıvılcımlarla yanar, alevlenir. Toprak, birbiri üstüne vuran ziyalarla altın haline gelir, parlar.
   Binlerce istekli olsa da bir de usanan kişi bulunsa elçi, elçilik yapmak istemez, gönlü soğur.

3605. Bu sır söyleyen gönül elçileri, İsrafil huylu dinleyici isterler.
   Padişahlar gibi azamet sahibidir bunlar. Cihan halkından kulluk isterler.
   Huzurlarında edebe riayet etmedikçe elçiliklerinden nesıl faydalanabilirsin?
   Önlerinde iki büklüm eğilmedikçe o emaneti sana verirler mi hiç?
   Onlarca öyle her edep, her terbiye de beğenilmez. Çünkü onlar, ulu bir tapıdan gelmişlerdir.

3610. Onlar yoksul değiller ki ettiğin hizmetlere karşı teşekkür etsinler, minnet altında kalsınlar a müzevir!
   Fakat ey gönül, bunca rağbetsizliğie rağmen sen yine padişahın sadakasını saç, esirgeme!
   Ey gökyüzünün elçisi, sen usananlara bakma, atını sıçratadur, oynatadur!
   Ne mutludur ki o Türk ki savaşa girişir, dayanır da atını ateşler dolu hendeğe bile sürer, ateşler dolu hendekten bile sıçratır…
   Atını öyle sürer, öyle şahlandırı ki gökyüzüne çıkmaya kalkışır.

3615. Ne kimseyi görür, ne kimsenin hasedine bakar. Her şeyden gözünü yummuştur; ateş gibi kuruyu da yakmıştır, yaşı da.
   Yaptığı işten bir pişmanlık duyar ve bu pişmanlık ona bir ayıb olursa o, önce pişmanlığa ateş salar, yakıp yandırır.
   Zaten adam, bir işte ayak diredi mi hiç yoktan pişmanlık meydana gelmez ki!

    Her hayvanın, düşmanının kokusunu duyup çekinmesi, kendisinden
     çekinilmeye, kaçmaya, karşı koymaya imkân bulunmayan birisiyle
                       düşmanlığa kalkışan adamın ziyankârlığı

   At, aslanın sesini de tanır, kokusunu da duyar. Hayvandır ama düşmanını bilmemesi, duymaması pek nadirdir.
   Hattâ zaten yalnız at değil, her hayvan, düşmanını, nişanından, eserinden tanır , bilir.

3620. Yarasacık gündüz uçamaz, hırsızlar gibi geceleyin çıkar, yayılır.
   Hayvanlardan hepsinden daha mahrum hayvan yarasadır. Meydanda ki güneşin düşmanıdır o.
   Fakat ne ben senin düşmanınım diye güneşe karşı koyabilir, ne nefretiyle onu uzaklaştırabilir!
   Güneş, yarasanın derdine, kahrına bakıp yüzünü döndürse, gizlense bu,
   Güneşin son derece lûtfuna, güneşin en üstün bir kemale sahip bulunuşuna delâlet eder. Yoksa hiç yarasa güneşe mâni olabilir mi?

3625. Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir edebilmek mümkün olsun.
   Karta, denizle nasıl savaşa girişebilir? Girişirse aptaldır, kendi saçını, sakalını yolar.
   Hilesi, saçından sakalından ileri gidemez ki. Nasıl olur da ayın odasındaki perdeyi yırtabilir?
   Güneşe düşmanlık eden şu azara uğrar: Ey güneşin güneşine düşman olan,
   Sen öyle bir güneşe düşmansın ki onun ışığından güneş de titremektedir, yıldız da!

3630. Sen, onun düşmanı değilsin, kendinin düşmanısın. Sen odun olsan ateşe ne gam, o ne yapsın?
   Ne şaşılacak şey… hiç senin yanışınla onun ışığı, onun harareti azalır mı? Yahut da hiç sen yanıp yakılıyorsun diye gamlanır mı?
   Onun merhameti, insanın merhametine benzemez. Çünkü insanın acımasında bir dert, bir elem vardır.
   Mahlûkun acıması elemle karışıktır. Tanrı’nın rahmetiyle dertten de paktır, elemden de.
   Babam, Tanrı rahmetini şöyle bil: O rahmet, vehme bile sığmaz, yalnız eseri görünür. 

Bir şeyi misal ve taklitle bilmekle o şeyin hakikatını bilmek arasındaki fark

3635. Onun rahmet eserleriyle rahmet meyveleri meydandadır. Fakat onun mahiyetini ondan başka kim bilebilir?
   Kemal vasıflarının mahiyetleri, yalnız eser ve misalleriyle bilinir. Bundan başka bir tarzda kimsecikler bilemez.
   Çocuk çiftleşmenin mahiyetini bilemez ki… helva, yok mu… işte onun gibi lezzetlidir dersen o başka.
   Fakat ey taklide yapışmış adam, çiftleşmede ki lezzet, helvada ki lezzete benzer mi? O nerede, bu nerede?
   Fakat sen çocuk gibisin de o akıllı adam, sana güzellikle o misali getirdi.

3640. Çocuk da işin mahiyet ve hakikatini bilmese bile misalle anlar hiç olmazsa.
   Bu misalden sonra ben, bunu biliyorum desen yanlış olmaz, doğrudur… fakat bilmiyorum desen sözün yine yalan ve uydurma olmaz.
   Birisi “ Nuh’u o Tanrı elçisini, o ruh nurunu biliyor musun ?” dese,
   Sen de “ Nasıl bilmem o ay yüzlüyü? Güneşten de meşhurdur, aydan da.
   Küçücük çocuklar bile onu Tarih kitaplarında okuyorlar… hocalar, bütün mihraplarda söylüyorlar.

3645. Kuran’da adı açıkça okunuyor. Geçmiş zamanlarda ki macerası fasih bir surette anlatılıyor” desen.
   Doğru söylüyorsun, sana Nuh’un mahiyeti keşfedilmediyse de onu sana söylediler, övdüler: Sen de naklediyor, onu övüyorsun.
   Fakat desen ki: “ Ben Nuh’u ne bileyim? A yiğit, onu onun gibi bir er bilir.
   Ben topal bir karıncayım, fili ne bileyim? Bir sivri sinek, İsrafil’i nereden bilecek?
   Bu söz de doğru… çünkü mahiyet bakımından Nuh’u bilmezsin ki.

3650. Mahiyetleri anlamaktan âciz olmak, halkın halidir ama bu sözü istisnasız söyleme.
   Çünkü mahiyetlerle onların sırrının sırrı, kâmillerin gözü önünde apaçıktır.
   Varlık âleminde Tanrı’nın sırrından Tanrı’nın zatından daha ziyade anlayıştan uzak ve bir görüşe sığmaz ne var?
   O bile mahremlerden gizli kalmazsa artık bir şeyin mahiyeti bir şeyin vasfı nedir ki gizli kalsın?
   Akıl, bir bahiste bu olmayacak şey, akıldan uzak tevile sığmaz, olmayacak şeyi dinleme der.

3655. Kutup da, sana der ki “ A düşkün, anlayışından üstün gördüğün şeylere olmayacak şey diyorsun.
   Şimdi sana keşf olan vakalar da sana evvelce olmayacak şeyler görünmüyor muydu?
   Tanrı, keremiyle seni on tane zindandan kurtarmışken bu Tih ovasını kendine sitem hapishanesi yapma!” 

  
Nisbet ve zâhiri ihtilâf yüzünden bir şeyde hem nefiy, hem de ispatın
                                                   birleşmesi


   Bir şeyin hem nefyedilmesi caizdir, hem ispat edilmesi. Çünkü zâhiri görünüş aykırıdır, nispet de iki türlü olabilir.
   Tanrı’nın “ O taşları attığın zaman yok mu? Onları sen atmadın ki… Tanrı attı” demesinde hem hem nefiy vardır, hem ispat ve ikisi de yerindedir.

3660. Onları sen attın, çünkü taşlar senin elindeydi.Fakat sen atmadın, çünkü o atış kuvvetini Tanrı izhar etti.
   İnsan oğlunun kuvvetinin bir haddi, bir hududu vardır. Bir avuç toz, toprak nasıl olur da bir orduyu bozar, kırıp geçirir?
   Avuç, senin avucundur ama atış bizden. Bu iki nispetin nefyi de yerindedir, ispatı da.
   Peygamberlerin zıtları olan kâfirler de Peygamberleri, evlâtlarını, tanıdıkları, bildikleri gibi tanırlar bilirler.
   Münkirler onları yüzlerce delille, yüzlerce nişanla evlâtlarını tanır gibi tanırlar, bilirler ama,

3665. Kıskançlıkları, hasetleri yüzünden bildiklerini gizlerler “ Bilmiyoruz ki” diye bilmezlikten gelirler.
   Baksana, Tanrı bir yerde “ Onları bilirler” dedi, bir yerde de “ Onları benden başka kimse bilmez;
   Onlar, benim kubbelerimin altında gizlidir. Onları Tanrı’dan başka kimse bilmez, sınamakla bilinmezler ki “ dedi.
   Nuh’u hem bilirsin, hem bilmezsin, değil mi? İşte bunu da bu âyetle hadiste izhar edilen mânaya kıyas et! 

                          Dervişin yokluğu ve varlığı meselesi


   Birisi dedi ki. “ Âlemde derviş yok… olsa bile o derviş dervişlik makamına erişmişse yok olmuş demektir.

3570. Doğru, çünkü varlığı, sureti bakımındandır, görünüşe göre vardır. Fakat sıfatları, Tanrı sıfatında yok olmuştur.
   O, güneşe karşı yanmakta olan muma benzer. Mumun alevi de var sayılır ama güneşin önünde yoktur.
   Fakat muma bir pamuk tutun mu yanar… şu halde vardır.
   Öyle ama sana bir aydınlık vermez ki; güneş, onu yok etmiştir. Bu bakımdan da yoktur. 

   İki yüz batman bala bir okka sirke koydun mu, sirke balın içinde erir gider.

3675. Tattın mı sirke lezzeti olmadığından yoktur. Fakat tarttın mı balın okkası artmıştır, vardır.
   Aslanın önünde ceylanın aklı başından gider, kendisinden geçer… varlığı, aslanın varlığında mahvolur.
   Kemale ermeyenlerin Tanrı’ya karşı yürüttükleri bu kıyas yok mu… aşk coşkunluğundan ileri gelen bir şeydir. Ebedî, terbiyeyi terketme değil!
   Âşığın, nabzı, edepten dışarı atar. Âşık kendini padişahın terazisine kor, sevgilisinin tapısına varır.
   Dünyada ondan edepsiz, ondan terbiyesiz kimse yoktur. Fakat hakikatte ondan terbiyeli, ondan edepli kimse de yoktur.

3680. Ey aslı, nesli belli kiş,i bu edeplilikle edepsizliği birbirine uygun bil.
   Zâhirine bakarsan edepsiz gibi görünür. Çünkü başında aşk dâvası vardır ( bu dâva da varlık alâmetidir).
   Fakat hakikatte dâva nerede? O padişahın önünde dâva da fanidir, âşık da!
   Zeyd öldü desek bu cümlede Zeyd faildir ama hakikatte fail değildir, elinden bir şey gelmez ki!
   Nahiv bakımından faildir… yoksa hakikatte mefuldür, ölüm onu öldürüverir.

3685. Nerede Zeyd’in failliği? Öyle mahvolur ki bütün faillikler, ondan uzak kalır.

    
Sadr-ı Cihan’ın vekilinin bir töhmet altına alınarak can korkusuyla
     Buhara’dan kaçması, Sadr-ı Cihan’a âşık olduğundan tekarar ters
               yüzüne geri dönmesi, âşıklar için can vermek kolaydır

  
Buhara’da Sadr-ı Cihan’ın kulu bir töhmete uğradı, mevkiinde düştü, gizlenmeye mecbur oldu.
   On yıl gâh Horasan’da, gâh Kuhistan ve gâh Deşt’te başıboş bir halde gezip dolaştı.
   On yıl sonra iştiyaktan takati kalmadı, ayrılık günleri sabrını tüketti.
   Dedi ki artık ayrılığa tahammülüm kalmadı. Sabır, insanı küstahlıktan alıkoyabilir mi hiç?

3690. Ayrılık yüzünden bu topraklar bile çoraklaşır… sular bile sararır, kokar, bulanır!
   Adamın canına can katan rüzgâr, ufunetli bir hale gelir, veba kesilir… ateş kül haline gelir, savrulur!
   Cennet gibi olan bağlar, bahçeler sararır solar, yapraklar kurur, dökülür… bir hastalık yurdu olur!
   Her şeyi anlayan akıl bile olsa dostların ayrılığıyla yayı kırılmış okçuya döner.
   Cehennem bile ayrılık yüzünden, gençlik çağına hasret çeken ihtiyarın titrediği titrer, yandığı gibi yanar kavrulur.

3695. Kıvılcım gibi insanı yakan, mahveden ayrılığı kıyamete kadar anlatsam yine yüz binde birini olsun anlatamam.
   O halde onun yakıcılığını anlatmaya kalkışma sus, yarabbi, beni sen kurtar, sen kurtar da ancak.
   Dünyada neyin visaliyle neşelenirsen o vuslat zamanında ondan ayrıldığını bir düşün hele!
   Senin neşelendiğin şeyle çok kişiler neşelendi… fakat sonunda sahibine vefa etmedi, yel gibi geçti gitti!
   Gönül, sana da vefa etmez,seni de terk edip gider. O senden vazgeçmeden sen ondan vazgeçmeye çalış. 

 
Ruhulkudüs’ün Meryem’e, Meryem çıplak bir halde yıkanırken bir insan
              şeklinde görünmesi, Meryem’in Ulu Tanrı’ya sığınması

3700. Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de surete   “ Senden Rahman’a sığınırım” de.
   Meryem yapayalnızken canlara can katan birisini gördü. Bu adam, öyle güzeldi ki gönülleri alıyordu.
   Ruhulemin, onun gözünün ay gibi güneş gibi yerden doğuverdi.
   Güneş, doğudan nasıl çıkarsa o da örtüsüz, nikâpsız Meryem’in önünde yerden doğdu.
   Meryem çıplaktı, bir kötülük yapar diye korktu, eli ayağı titremeye başladı.

3705. Gördüğü adam öyle dilberdi ki Yusuf bile görse Yusuf’u gören kadınlar gibi şaşırıp kalır, ellerini doğrardı.
   Gönülden baş gösterip çıkan bir hayal gibi o gül yüzlü, Meryem’in önünde topraktan bitivermişti.
   Meryem, kendisinden geçti ve bu dalgınlık âleminde, bu adamdan Tanrı’ya sığınayım dedi.
   O yeni, yakası temiz kızın âdetiydi, bir şeyden ürktü mü pılısını pırtısını gayp âlemine çeker, Tanrı’ya sığınırdı.
   Dünyanın kararsız bir âlem olduğunu görmüş, ihtiyata riayet ederek Tanrı’ya sığınmayı âdet edinmişti.

3710. Bu suretle de ölüm zamanına dek gideceği yolu düşmanın kesmemesini diler, Tanrı tapısının kendisine bir kale olmasını temin etmek isterdi.
   Tanrı’ya sığınmadan daha iyi bir kale görmemişti; bu yüzden de kale civarında yurt edinmişti.
   Meryem o akılları yakan, ciğerleri oklayan bakışları gördü.
   Padişahta o bakışlara kulağı küpeli bir köle olmuştu, asker de…o bakışlar, akıl padişahlarının akıllarını almış, onları divaneye döndürmüştü!
   O güzel gözler, yüz binlerce padişahı fermanlı köle yapmış, yüzbinlerce dolunayı hilâl haline getirmişti.

3715. Zühre de bile ondan bahsetmeye kudret yoktu… Aklı kül bile onu görünce noksanlaşırdı.
   Ben ne söyleyebilirim, ağzı, ağzımı kapattı; söylemeye takatim kalmadı ki!
   Ben, yalnız o ateşin bir dumanıyım ateşe delâlet etmekteyim. O padişahtan uzaktayken, onu görmeden hakkında ne söylenmişse hepsi de asılsız, hepside saçma!
   Zaten güneşe, âlemi kaplayan nurundan başka bir delil olamaz ki.
   Gölgenin on delâlet etmesine imkân mı var? Gölge, onun yanında hor, hakir olup kalıyor ya… işte bu, kâfi ona!

3720. Bu ululuk, ona tam doğru bir delil: bütün anlayışlar geridedir, o ilerde!
   Bütün anlayışlar topal eşeklere binmiş… o, ok gibi uçup giden rüzgâra!
   Padişah kaçarsa tozunu bile kimse bulamaz… onlar kaçarlarsa padişah, yolarını kesiverir!
   Âlemde bütün anlayışlar, durup dinlenmezler… meydanda koşup yelme zamanıdır, oturup zevkle içkiye dalma zamanı değil!
   Birinin vehmi, bir doğan gibi uçup geçer, öbürünün vehmini mesafeleri delip geçen ok gibi uçar!

3725. Öbürünün ki yelken açmış gemi gibi gider… bir başkasınınkiyse her an gerileyip durur!
   Bütün bu vehimler, bütün bu anlayış kuşları, uzaktan bir av gördüler mi hep birden saldırırlar.
   Av ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar!
   O av tekrar nazlana, nazlana salınsın, görünsün diye bir gözünü açıp bir tekini yumarak beklerler.
   Av gecikince beklemekten usanır, sıkılırlar da acaba gördüğümüz av mıydı, hayal miydi derler.

3730. Bir an istirahat ederek güçlenip kuvvetlenmeleri daha doğrudur.
   Eğer gece olmasaydı bütün halk, hırstan, isteklerinin üstüne titremeden kendilerini yakar, helâk ederlerdi.
   Herkes bir şey elde etmek, bir kâr kazanmak hevesiyle bedenini ateşlere atmış, yanıp yakılmıştır.
   Bir müddet hırslarından kurtulsunlar diye gece, Tanrı rahmeti gibi zuhur etti.
   Yolcu, sana da bir sıkıntı, bir gönül darlığı geldi mi alevlenme, meyus olma… senin için muvafıktır o.

3735. Çünkü ferahlık ve genişlik zamanında varını, yoğunu harcedip duruyorsun demektir. Harcetmeye karşılık bir de gelir lâzım elbet!
   Ya mevsimi sürüp gitseydi güneş, bağları, bahçeleri yakar kavururdu.
   Nebatları kökünden yakardı, bir daha o yanıp kavrulan şeyler yenilemezdi, yeşerip tazelenmezdi.
   Kışın yüzü ekşidir ama şefkatlidir... yaz gülümser ama yakar, yandırır!
   Darlık geldi mi onda genişlik gör de canlan, alnını kırıştırma!

3740. Çocuklar gülüp dururlar, bilenlerinse yüzü ekşidir. Gam karaciğerden meydana gelir, neşe akciğerden!
   Çocuğun gözü, eşek gibi ahırdadır… akıllı adamsa gözünü işin sonuna diker.
   Akılsız, ahırdaki otu tatlı görür… akıllı, ahırdaki hayvanın nihayet kasap elinde telef olacağını görür, bilir.
   Şu kasabın verdiği ot yok mu… acıdır, acı! Kasap o otu bizi semirtmek, tartıda ağır gelmemizi temin etmek için veriyor.
   Yürü, Tanrı’nın verdiği hikmet otunu ye! Çünkü Tanrı, onu ancak cömertliğinden, ihsanından dolayı karşılık istemeksizin vermiştir.

3745. Tanrı “ Tanrı’nın verdiği rızıktan yiyin” dedi. Sen, buradaki rızkı ekmek sandın, hikmet olduğunu anlamadın ha!
   Tanrı’nın verdiği rızık, insan mertebesine göre hikmettir. O rızık sonunda senin boğazında durmaz, seni öldürüp mahvetmez!
   Bu ağzını kapadın mı başka bir ağız açılır…. o ağız sır lokmalarını yer, yutar.
   Bedenini Şeytan aslanından kurtarabilirsen Tanrı sofrasında nice nimetler yersin!
   Ben bu sözü, Türklerin et yemeği gibi yarı pişmiş, yarı ham bir halde anlattım. Sen tamamını Hakim-i Gaznevî’den duy!

3750. O gayb hakîmi, o âriflerin övündükleri zat, bunu İlahînâme’de anlatır:
   Gam ye de, gam artıranların, seni derde sokanların ekmeğini yeme... çünkü akıllı adam gam yer, çocuksa şeker!
   Neşe şekeri, gam bahçesinin meyvasıdır. Bu ferah yaradır, o gam merhem.
   Gamı gördün mü aşkla kucakla… Şam’a Rübve tepesinden bak!
   Akıllı adam, şarabı üzümde görür… âşık varı yokta bulur.

3755. Geçen gün hamallar, sen alma, o yükü ben aslan gibi taşırım diye birbirleriyle savaşıp duruyorlardı.
   Neden? Çünkü o zahmette rahmet, o eziyette kâr görüyorlardı da yükü her biri, öbüründen kapıyordu.
   Nerede Tanrı’nın verdiği ücret, nerede o sermayesiz herifin verdiği ücret? Bu, sana ücret olarak bir hazine bağışlar, o birkaç mangır verir!
   Tanrı’nın bağışladığı altın, sen ölüp kumlar, topraklar altında yatsan bile seninledir… öldükten sonra kalıp başkalarına nasip olan mal değildir o!
   Tanrı malı, adım, adım cenazenin önünden gider, kabirde sana gurbet arkadaşı olur.

3760. Ebedi aşkla kapı yoldaşı olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!
   Sabır, gayret perdesi ardındaki sevgilinin nar gibi yüzünü, o isteğin, o dileğin ikiye ayrılmış saçlarını görmektedir.
   Gam, çalışıp çabalayan kimsenin önünde bir aynaya benzer… bu zıt olan şeyde buna zıt olan şeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda neşeyi seyreder.
   Zahmetten, eziyetten sonra da onun zıddı, yani genişlik, zevk ve neşe yüz gösterir.
   Bu iki hali, eline bak da gör, anla. Yumruğunu sıktıktan sonra mutlaka açarsın.

3765. Elin daima yumulu, yahut daima açık olsa bu bir hastalık eseridir.
   Elini açıp yummakla iş güç görür, çalışır, kazanır, işini düzene korsun. Bu el açıp yumma, kuşun iki kanadı gibi ele lâzım bir şeydir.
   Meryem bir müddet, karaya vurmuş balıklar gibi çırpındı. 

     
Ruhulkudüs’ün Meryem’e “ Ben Tanrı elçisiyim, benden korkma,
                          gizlenme… Tanrı’nın emri bu “ demesi


   O Tanrı rahmetini gösteren melek, Meryem’e bağırdı:    “ Ben, Tanrı tapısının eminiyim, benden ürkme.
   Tanrının yücelttiği kimselerden baş çekme. Bu çeşit güzel mahremlerden çekinme!”

3770. Hem bu sözleri söylüyordu, hem de dudaklarından pak nurlar çıkıyor, birbirine ulanıp göğe ağrıyordu.
   Melek diyordu ki: “ Sen, benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun ama ben yokluktan bir padişahım, bir bayrak sahibiyim.
   Zaten yurdum orası, ağırlığım da orada… sana görünen bir suretimden ibaret.
   Ey Meryem, bir bak hele… ben, anlaşılması müşkül bir nakşım, hem hilâlim, hem gönüllerde ki hayal!
   Gönlüne bir hayal geldi de yerleşti mi nereye kaçsan o seninledir.

3775. Ancak gelip geçici bir aslı olmayan hayal müstesna… o çeşit hayal yalancı sabah gibi gözden kayboluverir.
   Bensen Tanrı nurundan doğmuş düpedüz sabahım… gündüzümün etrafında gece, hiç dönüp dolaşamaz.
   Kendine gel… Lâhavle deyip durma ey İmran’ ın kızı… ben zaten buraya Lâhavle makamından gelip düştüm.
   Daha Lâhavle denmeden önce Lâhavlenin nuru benim aslımdı, benim gıdamdı.
   Sen, benden Tanrı’ya sığınmadasın ama ben o sığındığın Tanrı’nın ezelde düzüp koştuğu bir suretim zaten.

3780. Seni defalarca kurtaran o sığındığın makam, benim makamım… Tanrı’ya sığınırım diyorsun ya; o sığınmak yok mu? Ben ta kendisiyim zaten.
   Tanımazlıktan beter bir âfet yoktur. Sen, sevgilinin yanındasın da aşkbazlığı bilmiyorsun.
   Yari, ağyar sanmada, neşeye gam adını takmaktasın.
   Sevgilimizin şu miskler gibi saçları, biz deli olursak zincirimiz olur!

3785. Nil gibi akıp duran şu lûtuf, biz firavun muyuz… kan kesilir bize!
   Kan, aklını başını al, ben suyum, dökme beni… ben Yusuf’um fakat sana kurt gibi görünüyorum a savaşçı der.
   Sen görmüyorsun yoksa… halim, selim sevgili, onunla zıt oldun mu yılanlaşır.
   Halbuki ne eti başkalaştı, ne yağı… sen onu kötü gördün de ondan kötüleşti!” 

 
Vekilin aşk yüzünden hiçbir şeye aldırış etmeyerek Buhara’ya dönmesi

   Meryem’in mumunu bırak, yana dursun…. Evet… o yanıp yakılan âşık, Buhara ya dönüyordu.

3790. Gönül, ne de sabırsızsın, ateşler içindesin. Yürü, Sadr-ı Cihan’a doğru kaç!
   Şu Buhara ok mu… bilgi kaynağıdır. Kimde ateş varsa Buhara’lıdır zaten!
   Şeyhin huzurunda oldukça Buhara’dasın, sakın Buhara’yı hor görme!
   Şeyhin denize benzeyen gönlü taşar çekilir, taşar çekilir… Bu med ve cezir, o Buhara’ya horluktan başka bir surette gidene yol vermez.
   Ne mutlu kişiye ki nefsini aşağılatmıştır. Vay o kişiye ki nefsinin tekmesi altında kalmıştır!

3795. Sadr-ı Cihan’ın ayrılığı, o âşıkın canına tesir etmiş, varlığını parçalamış gitmişti.
   Diyordu ki, yine oraya gideyim, kâfir olmuşsam bile tekrar imana geleyim.
   Oraya varayım da yerlere döşeneyim; o iyi düşünceli Sadr’ın huzurunda kendimi yerlere atayım.
   Diyeyim ki: İşte canımı önüne attım. İster dirilt, ister koyun gibi kes başımı!
   Ey ay yüzlü, senin huzurunda kesilip ölmek, başka yerde dirilere padişah olmaktan yeğ.

3800. Ben bin kere, hattâ daha da fazla sınadım, anladım: sensiz yaşamam pek acı, tahammül edilir şey değil!
   Ey emelim, maksadım sevgili, sur üfürür gibi nağmelerle terennüm et de beni dirilt… ey devem, çök artık… neşe tamamlandı!
   Ey yeryüzü, göz yaşlarımı em, yeter gayri… ey nefis, iç o tatlı suyu, bulanıklığı geçti, duruldu artık!
   Ey yeryüzü, göz yaşlarımı em, yeter gayri… merhaba ey seher yeli! Bize dostun kokusunu getirdin, ne güzel de estin ya!
   Dostlar, dedi, ben gidiyorum, elveda. Ben o emîre, o emrine itaat edilen Sadr-ı Cihan’a gidiyorum.

3805. Anbean onun aşkıyla, onun ayrılığıyla yanmaktayım… artık ne olursa olsun, gidiyorum ben!
   Sevgilinin gönlü mermerler gibi katı bir hale gelse bile ruhum yine Buhara’ya gitmek istiyor.
   Orası sevgilimin konağı, padişahımın şehri; benim vatanım orası…. âşıklara vatan sevgisi budur! 

     
Bir mâşukun, garip âşığına “ Şehirlerden hangi şehri daha güzel
        buldun, Hangi şehir daha kalabalık, daha büyük? Hangi şehrin
      nimetleri daha bol, hangi şehir daha ziyade iç açıcı “ diye sorması

   Bir güzel, âşığına dedi ki: Yiğidim, gurbette birçok şehirler gördün.
   Hangi şehir daha ziyade hoşuna gitti. Âşık, “ Sevgilinin oturduğu şehir”

3810. Padişahımız, nereye yaygısını yayar, oturursa orası, iğne deliği kadar dar bile olsa bize sahra gelir.
   Ay gibi Yusuf neredeyse orası, kuyunun dibi bile olsa cennettir.” dedi. 

   
Dostlarının, Buhara’ya gitme diye âşığı menetmeleri ve hiçbir şeye
     aldırış etmeksizin ulu orta sözler söyleme diyerek tehdit eylemeleri


   O âşığa da öğütçünün biri dedi ki: “ Ey bihaber, aklın varsa işin sonunu düşün.
   Aklını başına devşir de işin önüne, sonuna dikkat et. Pervane gibi kendini yakıp yandırma!
   Delicesine Buhara’ya gidersen zincire vurulmaya, hapishaneye atılmaya lâyıksın.

3815. Sadr-ı Cihan, sana kızgın… âdeta demir çiğnemede, dişlerini gıcırdatıp durmada. Seni yirmi gözle bekliyor.
   Senin için bıçak bileyip duruyor. O âdeta kırlıkta kalmış bir köpek, sense unla dolu dağarcıksın!
   Tanrı, bir fırsat verdi, kurtuldun… sonra da zindana gidiyorsun ha…. ne oldu sana?
   Sana on çeşit memur dikseler bile onlardan kaçıp gizlenmen lazım; akıl, bunu emreder.
   Halbuki senin başında tek bir memur bile yok. Neden böyle önden, arttan yolun bağlandı?”

3820. Gizli aşk, onu esir etmişti. O öğütçü, o korkutucu o gizli memuru görmüyordu ki!
   Her memurun başında gizli bir memur var. Böyle değil de o memur, neden köpeğe benzeyen tabiatına esir. Neden onun bağlarıyla bağlı?
   Padişahın kızgınlığı ruhuna tesir etmiş, onu memurluğa, kara yüzlülüğe bağlamış.
   Hadi vur şu adamı diye onu dövüp duruyor! Benim feryadım, işte o gizli memurlardan!
   Kimi ziyanda görürsen bil ki görünüşte yapayalnız bile olsa hakikatte o ziyana bir memurla sürüklenir, gider.

3825. Bu hali bilseydin feryad eder, o padişahlar padişahına sığınırdın.
   Padişahın huzurunda başına topraklar saçar da o korkunç Şeytan’dan kurtulurdun.
   A karıncadan daha aşağı, daha kuvvetsiz ve ehemmiyetsiz adam, kendini bey görüyorsun ha… sen körsün de ondan başına dikilmiş olan o memuru görmüyorsun.
   Bu yalancı kanatlarla gururlandın ha... adamı suça, ziyankârlığa çeken kol kanat, ama da kol kanattır ya!
   Kanat dediğin adamı yücelere çeker… topraklara bulandı mı da ağırlaşır, adam uçamaz gayrı! 

            
Âşığın, aşk sırrını anlamayan öğütçüye ulu orta cevabı

3830. Âşık dedi ki: “ Ey öğütçü, sus… niceye bir öğüt vereceksin, niceye bir? Vazgeç bu öğütten; bağ, pek kuvvetli.
   Senin öğüdünden daha da kuvvetlendi. Senin âlimin aşk nedir, tanımadı ki!
   Bir yerde aşk fazlalaştı, derdi arttırdı mı orada ne Ebû Hanîfe bir ders verebilir, ne Şâfiî!”
   Beni ölümle tehdit etme... kendi kanıma susamış birisiyim ben zaten!
   Âşıklara her an bir ölüm var… âşıkların ölümü bir çeşit değil!

3835. Âşık, doğru yolun ruhunu bulmuş, o ruhla iki yüz cana sahip olmuştur da her an iki yüzünü de feda edip durmadadır.
   Feda ettiği her cana karşılık da on tana ecir alır. Kur’an’dan “ Kim bir iyilik yaparsa on mislini bulur” âyetini okusan a!
   O güzel yüzlü sevgili, kanımı dökerse neşeyle dönerek, zevkimden ayaklarımı yerlere vurarak canımı saçarım!
   Ben sınadım, benim hayatım ölümümde. Bu hayattan kurtuldum mu ebediyete erişeceğim.
   Ey inanılacak, güvenilecek kişiler, beni öldürün, öldürülmemde hayat içinde hayat var.

3840. Ey aydın yüzlü, ey daimî varlığın ruhu, ruhumu kendine çek, bana vuslatınla cömertlik et!
   Öyle bir sevgilim var ki sevgisi kalbimi yakıp kavurmada. Dilerse gözlerimin üstünde yürür!
   Arapça daha hoş ama Farsça söyle. Zaten aşkın bunlardan başka daha yüzlerce dili var ama,
   Sevgilisinin kokusu uçup geldi mi o dillerin hepside şaşırır, lâl olur kalır.
   Artık ben susayım, kâfi… sevgili söylemeye başladı. Dinle, kulak kesil…. Tanrı, doğruyu daha iyi bilir.

3845. Âşık tövbe etti mi… işte o zaman kork. Çünkü âşık, ayyarlar gibi daracığında ders verir!
   Bu âşık, Buhara’ya gidiyor ama ders okumaya, üstada hizmet etmeye değil.
   Âşıklara dostun güzelliği müderristir… defterleri, dersleri, meşkleri de onun yüzü!
   Susarlar ama tekrar tekrar attıkları nâralar sevgilinin arşına, tahtına kadar ulaşır.
   Dersleri fitne, oyun, dönüş ve titreyiştir. Onlar ne Ziyadat okurlar, ne Silsile.

3850. Bu kavmin silsilesi, sevgilinin simsiyah ve kıvırcık saçlarıdır. Onlarda devir meselesinden bahsederler ama sevgilinin devrinden.
   Eğer birisi sana kese meselesini sorarsa ona de ki: “ Tanrı hazinesi keselere sığmaz ki!
   Âşıklara aralarında Hul’ ve Mübara’dan dem vururlarsa hoş gör. Hakikatte Buhara’yı anıyorlar demektir.
   Her şeyi anış, başka bir hassa verir… her sıfatın başka bir mahiyeti var.
   Buhara’da her hünere ermiş, olgun bir hale gelmişsin ama horluğa yüz kodun mu hepsinden vazgeçer, her şeyi unutursun.

3855. O Buhara’lı âşık da bilgi derdinde değildi… gözünü görüş güneşine dikmişti o.
   Kim, halvette görüşe yol bulur, hakikati görürse artık bilgilerle yücelmeyi dilemez.
   Can güzelliğiyle bir kâseden şarap içen, ağızdan duyulma haberlerle bilgilerden tasalanmaz.
   Görüş, ekseriyetle bilgiden üstündür, bilgiye galebe eder. Bu yüzden halk nazarında dünya galiptir, sevimlidir.
   Çünkü dünyayı gözler görür; bu, eldeki matahtır… ahireti ise verilmesi va’dedilen borç bilirler. 

                       
O âşık kulun Buhara’ya yüz tutması

3860. Kanlı göz yaşları döken o âşık yüreği çarpa çarpa hararetle, iştiyakla koşarak Buhara’ya yüz tuttu.
   İştiyakından çölün kumları, ona ipek geliyor, Ceyhun’un suyu küçücük bir şey görünüyordu!
   Çöl önünde gül bahçesi kesilmekte, gül gibi gülerek düşe kalka, yuvarlanarak koşup gitmekteydi!
   Şeker, Semerkant’tedir ama o, şekeri Buhara’da bulmuş Buhara yolunu tutmuştu.
   “ Ey Buhara, sen akıllara akıl katardın ama benim aklımı da aldın dinimi de!

3865. Ben bir tolunay aramaktaydım, o yüzden hilâle döndüm. Kapı dibinde Sadr-ı ( baş köşeyi) istiyorum!” demekteydi.
   Buhara’nın karaltısını görünce gam karanlığında bir beyazlıktır göründü.
   Yere yığıldı, uzun bir müddet kendisinden geçti. Aklı, sır bahçesine uçup gitti.
   Onu ayıltacak, aşk gül suyuydu, bunu bilmediklerinden başına, yüzüne gül suları serptiler.
   O gizli gül bahçesi görmüştü… aşk, onu yakalamış kendisinden geçirmiş gitmişti.

3870. Sen donmuş, taş kesilmiş birisin; bu söze, bu nefese lâyık değilsin… evet, sen de kamışsın ama içinde şeker yok!
   Aklın başında, akıllısın sen. “ Görmediğiniz askerleri yolladı” âyetinden gafilsin! 

     
O sallapati âşığın Buhara’ya gelmesi, dostlarının onu meydana
                                    çıkarmamaya çalışmaları


   Sevine, sevine o emniyet şehrine sevgilisinin bulunduğu yere, Buhara’ya geldi.
   Gökyüzünde uçan, ay tarafından kucaklandığını, kendisine sen de beni kucaklasana dendiğini sanan sarhoşa benziyordu.
   Onu Buhara’da her gören “ Durma, görünmeden hemen bir tarafa sıvış!

3875. Padişah gazap etmiş, tam on yıllık öcünü almak için seni arayıp duruyor.
   Allah aşkına olsun kendi kanına girme… kendine pek o kadar güvenme!
   Sadr-ı Cihan’ın Şahnesiydin, itimadına mazhar olmuş üstat bir mühendistin.
   Ona hıyanette bulundun, cezadan da kaçtın… neyse, bu suretle kurtulduğun halde şimdi nasıl oldu da tekrar geldin?
   Yüzlerce hileyle belâdan kurtulmuştun, seni buraya aptallığın mı getirdi, ecelin mi?

3880. Aklın Utaridi bile beğenmez, kınardı… fakat kaza ve kader, aklı da ahmak bir hale sokuyor, akıllıyı da!
   Sen, aslanı arayan talihsiz tavşansın. Nerede aklın, nerede bilgin, nerede çevikliğin, çabuk anlayışın?
   Kaza ve kaderin böyle yüzlerce afsunları vardır. Kaza geldi mi âlem daralır derler.
   Sağda, solda yüzlerce yol, yüzlerce kaçıp kurtulunacak yer vardır da kaza ve kader, gelince hepsi bağlanır, kapanır; kaza ve kader bir ejderhadır” diyordu. 

        
Âşığın, kendisini kınayan ve tehdit edenlere cevap vermesi

   Âşık dedi ki. “ Ben, susuzluk hastalığına tutulmuş birisiyim. Biliyorum da… su beni öldürür.

3885. Fakat bu hastalığa tutulan, sudan kaçamaz ki… isterse su onu yüzlerce defa öldürsün, harap etsin!
   Elim, karnım şişse bile suya olan aşkım azalmıyor.
   Karnımı görüp bu ne diye sordukları zaman keşke bütün deniz, karnıma aksaydı diyorum.
   Bir tuluma benzeyen karnım, isterse su dalgalarından yırtılsın… ölsem bile ne mutlu bir ölüm!
   Ben, nerede bir ırmak görsem ah, o ırmak ben olsam diye haset etmekteyim.

3890. Elim defe benzese; karnım davul gibi şişse yine gül gibi neşeyle onun sevda davulunu döver dururum.
   O, Ruhulemin, kanımı dökse yer gibi yudum, yudum kan içerim.
   Ben yer gibi, karnındaki çocuk gibi kanlar içiyorum… âşık oldum olalı işim gücüm bu!
   Geceleri tencere gibi ateş üstünde kaynamakta… gündüzleri kum gibi akşamlara kadar kan içmekteyim.
   Hileye saptım, o bana kızmıştı, yapmak istediğim şeye mâni oldum, hışmından kaçtım diye nadimim.

3895. Söyleyin… kızgınlıkla bana ne yapmak istiyorsa yapsın. O kurban bayramıdır, âşık da kurbanlık!
   Öküz uyur, istirahat eder, bir şey yerse kurban bayramı için besleniyor demektir.
   Beni Musa’nın kurban edilerek ölüyü dirilten öküzü bil. Cüz’lerimin cüz’ü bile hür kişinin hasredilmesine sebeptir.
   Musa’nın öküzü de kurban olmuştu. En küçük cüz’ ü bile bir öldürülmüşe hayat verdi.
   Öküzün bazı yerleriyle ölüye vurun hitabı geldi; vurdular. O öldürülmüş adam dirildi, fırlayıp kalktı.

3900. Eğer şu ruhların haşredilmesini istiyorsanız ey ulu kişilerim, bu sözü kesin!
   Ben cemaattandım… öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim.
   Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne korkayım?
   Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat açayım.
   Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek, “Her, şey fanidir, helâk olur… ancak onun hakikati bakidir.”

3905. Bir kere daha melekken kurban olur da o vehme gelmeyen yok mu… işte o olurum.
   Yok olurum, suretlerin hepsini terk ederim de erganun gibi “ Biz, mutlaka geri dönenleriz, ona ulaşanlarız” derim…
   Ümmet, bunda ittifak etmiştir. Karanlıklarda gizli olan Âbıhayat yok mu… ölümdür o.
   Nilüfer gibi ırmağın bu tarafında bit… susama hastalığına uğrayan adam gibi haris ol, ölümü ara!
   Susama hastalığına uğrayanın ölümü sudur da yine su arar, su içer durur. Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir.

3910. Ey ayıp ve ar hırkasını giyinen donmuş, üşümüş âşık sen can korkusuyla candan kaçıyorsun.
   Ey karılara bile ayıp ve ar olan kişi, hele bak… onun aşk kılıcının önünde yüz binlerce can, elceğizlerini çırparak ölüme müştak!
   Irmağı gördün ya… testideki suyu ırmağa döküver. Su, hiç ırmaktan kaçar, çekinir mi?
   Testideki su, ırmağa döküldü mü ırmakta mahvolur, ırmak kesilir.
   Vasfı yok olur da zatı kalır… Artık bundan böyle ne kaybolur, ne kötüleşir, pislenir!

3915. Ben de ondan kaçtığım için pişmanım, özürümü bildirmek üzere kendimi onun fidanına astım!” 

             
Canından el yıkayan o âşığın mâşukuna ulaşması

    Top gibi başının, yüzünün üstüne kapanıp secdeler ederek gözleri yaşlı bir halde Sad-ı Cihan’ın huzuruna gitti.
   Herkes, acaba onu yakacak mı, asacak mı diye başını havaya dikmiş bekliyordu.
   Sadr-ı Cihan, işte o vakit zaman, talihsiz kişilere ne gösterirse bu bir avuç ahmağa onu gösterdi.
   İşten anlamayan ahmak, pervane gibi alevi nur sandı, ahmakçasına aleve atıldı, canından oldu.

3920. Fakat aşk mumu, o muma benzemez ki. Aşk, aydınlıklar içindeki aydınlıklar aydınlığıdır.
   O ateşli mumların aksine bir şeydir. Ateş gibi görünür ama baştanbaşa nurdur, güzellikten, hoşluktan ibarettir. 
  
   
Âşık öldüren mescidle ölümünü arayıp hiçbir şeye aldırış etmeyerek
                                         orada konuklayan âşık


   Ey izi, tozu güzel, bir hikâye söyleyeyim, dinle:
   Rey şehrinin kıyısında bir mescit vardı.
   Hiç kimse yoktu ki orada gecelesin, yatsın da korkudan ödü patlayıp ölmesin; oğlu o gece yetim kalmasın.
   Ona nice aç, çıplak garip gitti… hepsi de sabah çağı yıldızlar gibi battı, mezara girdi!

3925. Sen de bunu iyice anla, kendine gel. Sabah geldi çattı, uykuyu bırak artık!
   Herkes, orada kuvvetli periler var, orada konaklayanları kör kılıçla kesip öldürüyorlar derdi.
   Bazıları sihir ve tılsım var. Düşmanın canını almak için gözetip durmada diyordu.
   Bazı kimseler, kapısına açıkça “ Ey konuk, burada kalma. Canına kastın yoksa geceyi burada geçirme, burada yatıp uyuma. Yoksa ölüm sana pusu kurar” diye yazalım demekteydi.

3930. Bir diğeri de derdi ki. “ Geceleri kilitleyin de bilmeyen bir adam girip kalmasın!” 

                            
Mescide konuk gelmesi

   Nihayet bir gece vakti mescide bir konuk geldi… mescidin o aşılacak şöhretini o da duymuştu.
   Bir tecrübe etmek istiyordu. Çünkü hem pek yiğitti, hem de canından bezmişti, hayatına doymuştu.
   Dedi ki: “ Bu başa, bu gövdeye pek o kadar aldırış etmem… tut ki can hazinesi için bir habbe gitmiş.. ne çıkar?
   Ten sureti gidiversin, ben o suretten ibaret değilim ya. Ben baki oldukça suret eksik olmaz elbet.

3935. Tanrı lûtfuyla “ Ben insana ruhumdan ruh üfürdüm” sırrına mazharım… kamış gibi olan tenden ayrılırsam yalnız Tanrı nefesi olarak kalırım.
   Tanrı’nın nefesi, bu tene gelmesin de inci de bu dar sedeften kurtulsun artık.
   Tanrı “ Ey doğru kişiler, ölümü dinleyin” dedi. Ben de doğrucuyum, bu söze canımı veririm!” 

 
Mescid halkının o âşık konuğu, gceleyin mescide konaklama niyetinden
               dolayı kınamaları, burada kalma diye tehdit etmeleri


   Halk, “ Sakın burada geceleme. Yoksa can alıcı, seni posa gibi eziverir!
   Sen garipsin, bunu bilmezsin… burada kim yattı, uyuduysa mahvoldu.

3940. Bu bir tesadüf değil. Bunu biz de nice defalar gördük, akıllı bilgiler kişiler de.
   Kim bu mescitte konakladıysa gece yarısı müthiş bir zehirle zehirlendi gitti.
   Bir kişiden yüz kişiye kadar nice ölenleri gördük. Birisinden duyup da rivayet etmiyoruz.
   Peygamber “ Din nasihattir” dedi. Nasihat, lûgatte hıyanetin zıddıdır.
   Bu nasihatte dostlukta doğruluktan ibarettir. Doğru söylemez, aldatırsan, hainsin, köpek postuna bürünmüşsün, köpeksin!

3945. Sana bu nasihati muhabbetimizden veriyoruz. Sakın akıldan, insaftan ayrılma!” dedi. 

                      
Âşığın, kendisini menedenlere cevabı

   Âşık dedi ki: “ Ey öğüt verenler, ben yaptığım dan nâdim değilim. Hayata doydum.
   Ben yaralanmayı isteyen, arayan bir tembelim. Tembelden yola gitmeyi umma!..
   Ama yiyecek, içecek tembeli değilim ben… hiçbir şeye aldırış etmeyen, ölümünü arayan bir tembelim!
   Âleme el avuç açan, kendisine para pul toplayan tembel değilim, bu köprüden çevikçe geçen bir tembelim.

3950. Her dükkâna başvuran, halini söyleyen tembel değilim. Varlıktan sıçrayıp kurtulan ve bir madene ulaşan tembelim.
   Kuşa, kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor.
   Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür.
   Dışarıda, kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait güzel, güzel hikâyeler söylerler.
   Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görürde ne iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!

3955. Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister.
   O kuşun gönlü de dışarıdadır, canı da… böyleyken kafesi açıversen ne yapar?
   O kuş, kafese kapanmış kafesin etrafında da kediler birkaç halka olmuş kuşa benzemez ki.
   Bu çeşit kuş korkuya, vehme düşer, hiç kafesten çıkmayı ister mi o ?
   Hattâ o kötülükler yüzünden kafesin etrafında daha yüz tane kafes olmasını ister. 

 
Calinus bu dünya yaşayışına âşıktı, çünkü hüneri, ancak burada geçerdi,
    o pazarda bir işe yaramazdı. O yüzden kendisini o âlemde halkla bir
                                                    görürdü


3960. Bu şuna benzer: Akıl ve hikmette üstün olan Calinus da bu dünyanın havasına kapılmış, dünya muradına gönül vermiş olduğundan,
   “ Yarı canlı bir halde dünyayı bir katır götünden görmeye bile razıyım, tek ölmeyeyim” dedi.
   Kafes etrafında kedilerin toplanmış olduğunu görmüş, bir kuşa benzeyen ruhu, uçmaktan meyus olmuştu.
   Yahut da bu cihandan başka her şeyi yok görmüş, yokluktaki haşri görmemişti.
   Ana karnındaki çocuk gibi hani. Tanrı’nın keremi, onu rahimden dışarı çeker de o yine rahme doğru kaçar durur.

3965. Tanrı’nın lûtfu, onun yüzünü bu âleme çıkacağı tarafa döndürür, o yine büzülüp ana karnına sokulur.
   Bu şehirden, bu yurttan dışarı çıkarsam acaba bir daha burasını görebilir miyim?
   Rahimde bir kapı olsaydı da o havası ufunetli şehir görünseydi.
   Yahut da bir iğne yordamı kadar delik bulunsaydı da dışarısını bir görseydim der!
   Ana karnındaki çocuk da rahmin dışında bir âlem olduğundan gafildir, o da Calinus gibi nâmahremdir.

3970. Bilmez ki rahimdeki yaşlıklarda dışarıdaki âlemin feyziyledir.
   Dünyadaki dört unsur da kendilerine Lâmekân âleminden yüzlerce yardım geldiğini bilmezler.
   Kuş, kafeste su ve tane buluyor ama su da kafesin dışındaki bağdan, bahçeden gelmede, tane de!
   Peygamberlerin canları bu âlemden göçer, bu âlemden kurtulurken o bağı, o bahçeyi görür de
   Bu yüzden onlar, Calinus’a da aldırış etmezler, âleme de… ay gibi göklerde doğar, göklere ışık saçarlar.

3975. Eğer bu söz, Calinus’a iftira ise cevabım Calinus’a değil…
   Bunu söylemiş olan kişiye. Çünkü bunu söyleyen nurlarla dolu gönüle eş olmamıştır.
   Can kuşu, kedilerden “ Hele durun bakalım” sesini duyunca delik arayan fareye dönmüştür.
   O yüzden canı, fare gibi bu dünya deliğini vatan tutmuş, yurt edinmiştir.
   Bu delikte yapılar yapmaya girişmiş, bu deliğe lâyık bilgilere sahip olmuştur.

3980. Ona bu delikte yarayacak onu burada yüceltecek sanatları seçti de diğerlerini bıraktı.
   Çünkü dışarı çıkmadan ümidini kesti, bedenden kurtulma yolu kapandı.
   Örümcekte Anka tabiatı olsaydı tükürüğüyle çadır kurar mıydı hiç?
   Kedi pençesini kafese de atar. Pençesinin adı derttir, elemdir, ıstıraptır.
   Kedi ölümdür, pençesi de hastalık, kuşu da, kuşun kanadını da pençeler.

3985. Kuş, bucak bucak ilâç bulmaya koşar. Ölüm kadıya benzer, hastalık şahide.
   Bu şahit, kadıdan gelen adam gibidir. “ Gel kadı, seni mahkemeye istiyor” der.
   Ondan kaçıp kurtulmak için bir mühlet istersin. Verirse ne âlâ… vermezse “ Olmaz, hadi kalk” diye emreder.
   Mühlet istemen, mühlet alman ilâçlardır, tedavidir. Âdeta ten hırkasını yamalarla yamarsın!
   Fakat nihayet bir sabah kızgın bir hale gelir. “ Bu mühlet niceye bir sürecek? Utan artık!” der.

3990. Ey hasetlerle dopdolu  adam, o gün gelmeden önce davran da padişahtan özür iste!
   Atını karanlıklara süren adam, gönlünü o nurdan tamamıyla ayırır.
   Şahdan da kaçar, şahitten de, götürmek istediği yerden de. Çünkü o şahit, onu kazaya, hükme davet etmektedir.
   *Bu sözü bırak da o gece mescide konuk olan adamın ahvalini anlat!

  
Mescid halkının bir kere daha geceleyin o mescide kalmak istemesini
                                                kınamaları

   Ahali dedi ki: “ Babayiğitlik satma, yürü… bu sevdadan vazgeç de elbisen de burada rehin kalmasın, canın da!
   Burada gecelemek, uzaktan kolay görünür ama bu geçit sonunda güçleşir!

3995. Nice kişiler vardır ki kasınır, böbürlenir... fakat elem ve ıstırap zamanında yapışacak, el atacak bir şey arar!
   Savaştan önce halkın gönlüne iyi  ve kötü hayal kolay görünür.
   Fakat adam savaşa girdi mi iş o zaman sarpa sarar!
   Madem ki aslan değilsin, ileriye ayak atma. Çünkü ecel kurttur, canınsa koyun!
   Yok… eğer Abdal’dan olmuşsan, koyunun aslan haline gelmişse korkma, emin bir halde gel ileri… ölümün sana mağlûp olur, bir şey yapamaz!

4000. Abdal kimdir? Varlığı değişmiş olan, Tanrı’nın değiştirmesiyle şarabı sirke kesilen!
   Fakat sarhoşsan kendini aslanları bile tutarım, emrime ram ederim sanıyor, sarhoşlukla aslan olduğunu zannediyorsan kendine gel, sakın ileri atılma!
   Tanrı, doğru yolu bulmamış kötü münafıklar hakkında  “ Onların savaşmaları, kendi aralarında şiddetlenir” dedi.
   Kendi kendilerine kaldılar mı er kesilirler. Fakat savaşta evdeki karılara dönerler.
   O gayp askerinin başbuğu Peygamber dedi ki: “ Ey yiğit, savaştan önce yiğitlik olamaz!”

4005. Sarhoşlar, savaş lâfına kalkıştılar mı ağızlarından köpük saçarlar ama savaş kızışınca köpük gibi kalırlar, hiçbir işe yaramazlar.
   Bu çeşit adamın kılıcı savaş sözü olunca, uzar. Asıl savaştaysa soğan gibi kat, kat kınlara gömülür!
   Savaşı düşündüğü zaman gönlü, yaraları arar, saflara dalar, erlikler gösterir. Savaş zamanındaysa bucak bucak kaçar?
   Cefaya uğrayıp cilâlanacağı zaman kaçan, sonra da safa dileyen kişiye şaşarım doğrusu.
   Aşk dâvaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa dâvayı kazanamazsın ki!

4010. Kadı, senden şahit isterse incinme. Yılanı öp ki hazineyi elde edesin!
   Zaten o cefa sana değildir ki ey oğu…l sendeki kötü hulyadır.
   Sopayla kilime vuran, kilimi dövmez, tozlarını silker!
   Kızıp atı döven, hakikatte atı dövmez, aksak yürüyüşünü döver.
   Bu yürüyüşü bıraksın da iyi yürüsün, rahvanlaşsın der. Üzüm suyunu şarap olsun diye hapis edersin ya…

4015. Birisi bir yetimi dövse gören der ki: O yetimceğizi neye dövüyorsun. Tanrı’dan korkmuyor musun?
   Döven de “ Canım, dostum, ben onu ne vakit dövdüm ki? Ben, ondaki Şeytan’ı dövüyorum” der.
   Annen, sana “ geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister.
   Edebden, terbiyeden kaçanlar, erliğin yüz suyunu da dökerler, erlerin yüz suyunu da!
   Bunlar, kendilerini kınayanları da savaştan döndürürler… nihayet böyle rezil ve kahpe bir halde kala kaldılar.

4020. Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını az dinle, bu çeşit adamlarla savaş safına girme.
   Tanrı, bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak sokar, hile ve fesadı çoğaltırlar” dedi.
   Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir onların yaprağını!
   Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir hale düşerler.
   Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar, safı da bozar perişan ederler.
   Bu çeşit adamdansa… münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker daha iyi.

4025. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış, kötü fakat çok bademden iyidir elbette.
   Suret bakımından acı da birdir, tatlı da… fakat hakikatte bunlar birbirine zıtdır, ikidir.
   Kâfir, o âlemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku vardır.
   Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka korka adım atar.
   Yolcu, yol bilmezse nasıl gider? Tereddütlerle, gönlü kanlarla dolu olarak!

4030. Birisi “ Hay adam hay… yol, burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta duruverir.
   Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer mi?
   Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku zamanında kayboluverirler.
   Onlar, lâf da Bâbil sihrine maliktirler, her şeyi yapar, çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız bırakıverirler!
   Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini bekleme!

4035. Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder.

 
Şeytan’ın, Kureyş kabîlesine “ Ahmed’le savaşa girişin, ben de yardım
      eder, size yardım etmek üzere kabîlemi getiririm “ demesi, iki saf   
                          karşılaşınca da onları bırakıp kaçması


   Şeytan gibi… o da asker içine girdi, yüzün biri oldu,     “ Ben size yardımcıyım” dedi, onlara afsun okudu, onları aldattı.
   Fakat Kureyş, onun sözüne uyup hazırlanarak iki ordu karşılaşınca,
   Müminlerin saflarında melek askerlerini gördü…
   Sizin görmediğiniz o gayp askerlerinin saf kurduklarını görünce canı, korkudan bir ateşgede kesildi.

4040. Ayağını gerisin geriye çekmeye başladı. “ Ben pek kalabalık bir ordu görüyorum.
   Tanrı’dan korkarım ben, o bana yardım etmez. Çekilin gidin… ben, sizin görmediğinizi görüyorum” dedi.
   Hâris dedi ki: “ Ey Suraka, neden dün böyle söylemiyordun?”
   Suraka şekline girmiş olan Şeytan “ Şimdi savaşın başlamak üzere olduğunu görüyorum” dedi. Hâris, “ Sen, ancak Arapların hor hakir bir topluluğunu görmektesin.
   Bundan başka bir şey görmüyorsun ama ey aşağılık herif, o zaman lâf zamanıydı, şimdi savaş zamanı.

4045. Dün ben dayanır, ayak direrim, size yardımda bulunurum, bu suretle de üst gelirsiniz diyordun.
   A melûn, dün ordu kumandanı kesilmiştin, şimdi namertleştin, bayağılaştın, korkaklaştın.
   Senin sözüne kandık da geldik… bu belâ tuzağına düştük” dedi.
   Hâris, bu sözleri söyleyince o melûn bu azardan kızdı, hiddetlendi.
   Bu sözlerden gönlü dertlendi, kızgınlıkla elini, Hâris’in elinden çekti.

4050. Göğsünü döverek kaçıp gitti; o biçarelerin kanını da bu hileyle döktü.
   O, bunca âlemi yıktı, harap etti de sonra “ Ben sizden değilim” dedi.
   Meleklerin heybetini görünce Hâris’in göğsüne bir yumruk aşk edip yere yıktı, kaçıverdi!
   Nefisle Şeytan, ikisi de birdir… surette kendisini iki gösterdi.
   Melekle akıl da birdir, himmeti var da onun için iki suret oldu.

4055. İçinde, aklı alan, cana da düşman, dine de düşman olan böyle bir düşmanın var.
   Bir an kertenkele gibi saldırır… derken hemencecik bir deliğe kaçıverir.
   Gönlün de nice delikler var. Her delikten baş çıkarıp durmada!
   Şeytanın insanlardan gizlenmesine, bir deliğe girip saklanmasına “ Hunus” derler.
   Onun gizlenmesi de kirpinin büzülüp gizlenmesine benzer. Kirpi büzülür de kafasını çıkarır, tekrar gizler ya… o da öyle işte.

4060. Tanrı, Şeytan’a “ Hannâs” dedi. Şeytan, kirpinin kafasına benzer.
   Kirpi, kötü avcıdan ürker de büzülür, başını gizler.
   Fırsatını bulunca başını çıkarır… bu hileyle yılanı bile zebun eder.
   Nefis senin iç âleminde yolunu kesmeseydi bu yol kesiciler, sana el atabilirler miydi?
   Seni kötü şeylere sevkeden şehvetten, o gizli memur yüzünden gönül, hırsa tamaha, âfete esir olmuştur.

4065. O gizli memur yüzünden hırsız oldun, kendini berbat ettin de nihayet bu görünen memurlar, seni kahretmek için yol buldular.
   Hadisteki şu güzel öğüdü duy; Düşmanlarınızın en kuvvetlisi, içinizdedir!
   Bu düşmanın palavrasını dinleme kaç ondan… çünkü o da inatta İblis’e benzer.
   Dünya sevgisi, dünya geçimine savaşma yüzünden sana o ebedî azabı ehemmiyetsiz gösterir.
   Ölümü bile ehemmiyetsiz bir hale getirirse bunda şaşılacak ne var ki? O, sihriyle bunun gibi yüzlerce iş yapar!..

4070. Sihir, bazen sanatla samanı dağ gösterir…bazen dağı saman!
   Gözbağcılıkla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri, çirkin bir şekle sokar.
   Sihrin hali budur; afsunlar, üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir.
   Bir an gelir, insanı eşek gösterir… bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür!
   İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir. Vesveselerde daimî bir sihir kudreti vardır!

4075.  Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü âlemde öyle sihirbazlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler.
   Bu kuvvetli zehrin bittiği ovada tiryak da bitmiştir ey oğul!
   Tiryak, sana “ Gel, beni kendine siper et… ben, sana zehirden daha yakınım.
   Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap eder… benim sözüm de sihir ama onun sihrini defeder” der! 

 
Konuk öldüren mescide konuklamak isteyeni menetmeye kalkışanların
                                    tekrar ona öğüt vermeleri


   “ O güzel yiğit, o Peygamber “ Sözde sihir hassası var” dedi, doğru da söyledi.

4080. Ey kerem sahib,i kendine gel, yiğitlik taslama, mescidimizi de töhmet altında bırakma, bizi de!
   Bir düşman düşmanlığından bir söz söyler… bir alçak, yarın bize bir ateştir salar…
   Onu zalimin birisi boğdu, mescidi de kurtulmak için bahane etti.
   Mescidin adı çıkmış zaten. O da konuk, mescitte konukladı da öldü derler, ben de kurtulurum dedi, diyebilir.
   Ey canı pek adam, bizi töhmet altında bırakma… zaten düşmanların hilelerinden emin değiliz.

4085. Hadi yürü, yiğitliğini bırak, bu ham sevdayı pişirmeye kalkışma. Zuhal yıldızı arşınla ölçülemez!
   Senin gibi çokları bahttan, talihten dem vurdular ama sonunda birer birer, tutam tutam sakallarını yoldular!
   Aklını başına al da bu dedikoduyu kısa kes, yürü git… kendini de vebale sokma, bizi de!” 

  
Konuğun, onlara sırtına Sultan Mahmud’un davulu konmuş ve nöbet
   vurulması âdet olmuş deveyi bile defle kuşları kaçıran ekin bekçisinin
          kaçırdığını anlatarak misal getirmek suretiyle cevap vermesi


   Dedi ki: “ Dostlar, ben bir Lâhavle’yle ürküp kaçacak şeytanlardan değilim.
   Bir çocuk, ekin bekçiliği yapar ve yanındaki defi çalarak kuşları kaçırırdı.

4090. Kuşlar, o küçücük defin sesini duyup tarladan kaçarlar, ekinler de zararlı kuşlardan kurtulurdu.
   Kerem sahibi Sultan Mahmud’un yolu, o taraflara düştü, koca otağı o civara kuruldu.
   Gökteki yıldızlar kadar çok , talihleri aydın, saflar yaran, ülkeler alan ordusuyla oraya kondu.
   Bir de horoz gibi önde giden esrik bir deve vardı ki nöbet davulunu sırtına yüklemişlerdi.
   Nöbet, gidişte de onun sırtında vurulurdu, gelişe de.

4095. O deve, tarlaya giriverdi. Çocuk, ekinleri korumak için o küçücük defi çalmaya başladı.
   Bir akıllı kişi, çocuğa dedi ki:  “ Def çalıp durma. O esrik deve, zaten davul taşıyan deve… o sese alışmış.
   A çocuk senin bu defceğizin ona vız gelir. O, bu defin yirmisi kadar olan koskocaman nöbet davulunu taşıyor!
   Ben de Lâ kılıcıyla kurban olmuş bir âşığım. Canım, belâ davulunun nöbet vurulduğu yer!
   Sizin bu tehditleriniz yok mu… bu gözlerin gördüğü şeylere karşı ancak bir defceğizin gümbürtüsünden ibaret!

4100. Erler, ben, hayallere kapılıp bu yolda duracaklardan değilim.
   Ben, İsmail Peygambere mensup olanlardanım, öldürülmeden çekinmem yok… Hattâ İsmail gibi başından geçmiş bir adamım ben!
   Gösterişlerden de geçmişim, riyadan da “ Söyle geliniz” emri canıma gel demiştir.
   Peygamber dedi ki: İhsan edilen şeye verilecek karşılığı iyice bilen bu dünyada ihsanda bulunur.
   Verilen şeye verilecek yüzlerce karşılığı gören derhal cömertliğe ihsana başlar.

4105. Herkes, kâr elde etmek için malını vermek üzere pazara, çarşıya bağlanmıştır.
   Dağarcıktaki altın sahibi bir kâr elde etsin de onu yoksullara versin diye ısrarla oturmuş beklemektedir.
   Satıcı, elindeki kumaşın fazla para ettiğini gördü mü ona olan aşkı soğuyuverir.
   Kumaşların fazla bir kâr getirdiğini görmez de o yüzden onlara ısınır, onları elden çıkarmaz.
   Bilgi, hüner ve sanatlarda böyledir. Bunlara sahip olanlar, bunlardan daha şerefli, daha üstün bir şey görmezler de o yüzden ehemmiyet verirler.

4110. İnsan için candan iyi bir şey yoksa can azizdir. Fakat candan iyi bir şeye sahip oldu mu, canın adı hor, hakir olur gider.
   Çocuğun canı, çocuk kaldıkça, büyümedikçe oyun için yapılan bebeciktir.
   Bu düşünceler bu hayallenmeler de bebeciklerdir. Sen çocuk kaldıkça onlara ihtiyacın vardır.
   Fakat çocuk, çocukluktan kurtuldu da kemale erişti mi, adam oldu mu artık duygulardan da vazgeçer, düşüncelerden de, hayallerden de!
   Mahrem yok ki açıkça söyleyeyim… sükût ettim; Tanrı hakikate uygun olanı daha iyi bilir.

4115. Malla beden, hemencecik eriyip giden kardır. Fakat satılığa çıkarılınca onların alıcısı Tanrı’dır.
   Bu kar, sana neden paradan daha iyi geliyor, bilir misin? Şüphedesin, yakinin yok da ondan.
   Behey aşağılık adam, bu sendeki zan, ne acayip zan ki yakin bahçesinde hiç uçmuyor.
   Oğul, her şüphe, yakına susamıştır. Şüphe arttıkça yakına ulaşmak için daha ziyade çırpınır, kol kanat açar, uçmaya çalışır...
   İlim mertebesine ulaştı mı kanadı ayak kesilir, gayri uçmaya ihtiyacı kalmaz. Çünkü bilgisi yakın kokusunu almaya başlamıştır.

4120. Çünkü bu sınanmış yolda ilim yakından aşağıdır, şüphe yukarı.
   Bil ki ilim, yakını arar. Yakin de apaçık görüşü…
   Elhâkümü suresinde “ Kellâ lev ta’lemune” den sonrasını oku da bunu ara, bul, anla.
   Ey bilgi sahibi, bilgi insanı görüşe götürür. Dünyadakiler yakin sahibi olsalardı cehennemi gözleriyle görürlerdi.
   Görüş, şüphe yok ki yakinden doğar; nitekim hayal de zandan doğmaktadır.

4125. Elhâkümü suresinde bu anlatılmıştır. İlm-el Yakin olur, bak da gör!
   Bana gelince; Ben, şüpheden de yüceldim, yakinden de… kınanmadan başım dönmüyor.
   Onun helvasını yedim; gözüm aydınlandı, onu gördüm gayri. Şu halde evime gidiyorum demektir, elbette ayağımı küstahça basarım… ayağım titremez, körcesine gitmem ki!
   Tanrı, güle bir söyledi de gülü güldürdü ya… gönlüme de onu söyledi de gülden yüz kat fazla güldürdü.

4130. Selviye bir şey yaptı. Boyunu dümdüz etti… nerkisle ağustos gülü de ondan feyz aldı, güzelleşti…
   Bir tecellisiyle kamışı, canı da tatlı, gönlü de tatlı bir hale getirdi… Toprağa mensup insan, onun lûtfuyla Çigil güzeli oldu.
   Kaşı o dertçe fitneci, işveci bir hale getirdi; yüzü gül ve nar gibi kıpkırmızı bir renge boyadı…
   Dile yüzlerce sihirbazlık öğretti; madene Caferi altın hassasını ihsan etti.
   Silâh deposunun kapısını açınca güzellerin bakışları âşıkları koklamaya başladı…

4135. Bu tecelli ile, bu feyz ile benim gönlüme de ok attı, beni de sevdalara saldı… Beni şükre de âşık etti, şekere de!
   Öyle bir sevgiliye âşıkım ki her alım, onun alımıdır. Akıl da onun bir kuluna kuludur, can da!
   Ben kuru lâf etmem; bir söz söylesem bile su gibi söylerim de ateşi söndürmede hiçbir ıstırabım olmaz.
   Ben nasıl bir şey çalabilirim? Hazinedar o… nasıl kuvvetlenmem arkam o…
   Kimin arkası güneşten kızar, ısınırsa yüzü pek olur, kuvvetlenir… artık ona ne korku vardır, ne utanma!

4140. Yüzü, hiçbir şeye aldırış etmeyen güneş gibi düşmanı yakar, perdeleri yırtar.
   Her peygamberin dünyada yüzü pektir, bir tek binici olduğu halde padişahların ordularına saldırır, onları ezer, bozar!
   Bir şeyden korkmaz, gamlanmaz; bu yüzden de hiçbir şeyden yüz çevirmez… tek başına bütün dünyayı mağlûp eder.
   Taşın yüzü pektir, gözü tok… dünya dolusu kerpiç olsa korkmaz.
   Çünkü kerpiç, kerpiççi tarafından o hale konmuştur, taşıysa Tanrı yapmıştır, ondan dolayı serttir, katıdır!

4145. Koyunlar, sayıya sığmayacak kadar çok olsa kasap, onların çokluğundan korkar mı hiç?
   Hepiniz de çobansınız… peygamber de çobandır. Halka gelince sürüye benzer… peygamber, onların çobanıdır, onları sürer durur.
   Çoban koyunlarla savaşa girişmekten korkmaz… bilâkis onları soğuktan, sıcaktan korur.
   Kızar, kahreder de koyunlara bağırırsa bu bağırışı sevgisindendir, hepsini de sever de ondan bağırır!
   Her an yeni bir talih kulağıma söyleyip duruyor: Seni gamlandırsam bile gamlanma!

4150. Ben, seni kötü gözlerden gizlemek için gamlandırırım.
   Kötü gözler, yüzünden ırak olsun diye kederlendirir, ahlâkını acı bir hale getiririm.
   Sen, benim avcım değil misin, beni aramıyor musun? Benim kulum, emrime tabi değil misin?
   Bana kavuşmak için tedbirler kurmadasın… benim ayrılığımla herkesten ayrılmış, beni arayıp durmaktasın, kimsesiz bir hale gelmişsin!
   Dertlere düşmüş, izimi bulmak için çarelere başvurmuşsun… dün senin yanık yanık ah ettiğini duydum.

4155. Seni bekletmeksizin de kendime kavuşturmaya, sana yol gösterip kendime almaya kaadirim ben…
   Bu suretle bu devranın girdabından kurtulur, vuslat hazineme ayak basarsın.
   Fakat varılan yerin tatlılığı, lezzetleri, seferde çekilen zahmetlerle ölçülür.
   Ne kadar gurbet çeker, mihnetler, zahmetlere uğrarsan, şehrinden, akrabandan o derece lezzet alır, zevk bulursun! 

   
Müminin bir belâya uğrayınca sabırsızlık edip kaçması, nohudun ve  
     sair yiyecek şeylerin tencerede kaynarken sıçrayıp dışarı çıkmaya
                                          çalışmalarına benzer

   Bir bak… nohut tencerede ateşten zebun oldu mu yukarıya doğru sıçramaya başlar.

4160. Tencere kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk göstermeye koyulur.
   “ Neden beni ateşe attın, kaynatıyorsun…. madem ki satın aldın, neye bu hallere uğratıyorsun” der.
   Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki.  “ Yok… güzelce kayna, tencereden çıkmaya kalkışma.
   Seni sevmediğimden senden hoşlanmadığımdan kaynatmıyorum seni ki… bir zevkle, bir çeşniye sahip ol da.
   Gıda haline gel, yen, cana karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil!

4165. Bostanda sular içtin, yeşerdin, terü taze bir hale geldin ya… İşte o su içiş, bu ateşe düşmen içindi.
   Tanrı’nın rahmeti, kahrından ileridir, kahrından fazladır ve ezelîdir. Bu yüzden de bir kimseyi belâlara uğratması, rahmetindendir.
   Varlık sermayesi elde edilsin diye rahmeti, kahrından ileridir, üstündür.
   Etle deri lezzetsiz meydana gelmez. Fakat onlar meydana gelmedikçe sevgilinin aşkı, onları nasıl eritebilir?
   İşte bu takdir neticesi olarak sen de kahırlara uğrarsan eseflenme… bu kahırlar yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın.

4170. Sonra bunun özrü olarak tekrar lûtuf eder, yıkanıp arındın, dereden atladın, artık o mihnetler geçti der.
   Der ki: Ey nohut , baharın otladın, yeştin… şimdi zahmet ve eziyet, sana konuk oldu, hoş tut da
   Konuk, şükürler ederek minnetler duyarak geri dönsün, padişaha gidip senin ikramını, ihsanını anlatsın.
   İkram ettiğin şeylere karşılık olarak da sana o nimetleri veren gelsin… bütün nimetler sana haset etsinler!
   Ben Halil’im, sen de bıçağım önündeki oğlum… başını koy, rüyada seni kestiğimi gördüm!

4175. Gönlünü bozma, başını kahır önüne koy da İsmail gibi boğazını keseyim,
   Başını kopartayım. Fakat bu baş, zâhiri kesilmekten, koparılmaktan münezzeh olan baştır.
   Ancak ezelî maksat, senin teslim olmandır. Ey müslüman teslim olmayı araman, dinlemen gerek!
   Ey nohut, belâlara düş, kayna, piş de ne varlığın kalsın, ne sen kal!
   O bostanda güldüyse can ve göz bostanının gülü olduğundan güldün.

4190. Su ve toprak bahçesinden ayrıldıysan lokma oldun, dirilerin vücuduna girdin.
   Gıda ol, kuvvet ol, düşünce ol… evvelce süttün, şimdi ormanlarda aslan kesil!
   Vallahi sen, önce onun sıfatlarından ayrıldın da geldin.. tekrar çevikçe acele et, yine onun sıfatların ulaş!
   Buluttan, güneşten, gökten geldin… yine Tanrı sıfatları haline döndün mü göklere gidersin.
   Yağmur ve ışık suretinde geldin, Tanrı’nın tertemiz sıfatları suretine bürünüp gidiyorsun.

4185. Güneşin, bulutun, yıldızın cüzüydün… nefis, iş, söz ve düşünceler oldun.
   Nebatın ölümü, hayvanın varlığı oldu; bu suretle de      “ Ey güvendiğim, inandığım kişiler, beni öldürün” sözü doğru çıktı.
   Madem ki ölümden sonra bize böyle bir hayat var,         “ Şüphe yok ki ölümümde hayat vardır” sözü doğru.
   İş, söz ve doğruluk, meleğin gıdasıdır. Melek, bunlarla göğe ağar.
   Nitekim o yemek de insana gıda olunca cemadat halinden yücelir, o canlı bir hale gelir.

4190. Bunu, adamakıllı, etraflıca anlattık… başka bir yerde gelecek.
   Kervan, daima göklerden gelmekte, alışverişte bulunup yine göklere gitmekte.
   Şu halde hırsız gibi acılıkla zorla değil de istekle tatlı tatlı, güzel güzel git!
   Seni acılıklardan yıkayıp arıtmak için acı söylüyorum.
   Donmuş, soğuk çalmış üzümü donukluğu gitsin diye soğuk suya atarlar.

4195. Seni de acılıklarla gönlün kanlara bulanırsa içindeki bütün acılıklar gider. 

                 
Hayır ve belânın sırrını bilen mümin sabreder

   Av köpeği olmayan köpeğin boynunda tasma yoktur. Ham ve kaynamamış şey, mutlaka lezzetsizdir.”
   Nohut, bu sözleri duyunca “ Mademki iş böyledir hanımcığım, güzel güzel kaynarım, sen de bana yardım et ama.
   Sen, bu kaynatmada beni yapıp yoğuran bir mimara benziyorsun. Vur bana kepçeyle… ne de güzel vuruyorsun.
   Ben fil gibiyim, vur başıma, yarala beni… vur, yarala da Hindistan’ı, Hindistan bahçelerini görmeyeyim.

4200. Bu suretle de kendimi kaynamaya, vereyim de onun kucağına ulaşayım, ona kavuşmaya bir yol bulayım!

 

AÇIKLAMALAR  ( Beyitler  3501 - 4200 )
 

B. 3502. H. Muhammed, "Biriniz yaratılacağı vakit anasının karnında kırk gün içinde pıhtılaşmış kan haline gelir, sonra yine kırk gün içinde bir et parçası olur, sonra Tanrı bir melek yollar ve melek vasıtasıyla ona ruh üfürür, canlandırır" demiştir.


B. 3562. Bilâl. Aslen Habeşli olan bu zat Medi-neye gelmiş. II. Muhammıd'c inanmış, sesi çok güzel olduğu için müezzin olmuştur. Hicrî 20 de (640-Gil) Şam'da vefat etmiştir.


B. 3562. Göğün altındaki analar, dürt unsurdur.


B. 3572-3573. Tıp bilgisine sahip oldukları anlaşılıyor.


B. 3576. İnsanın, hayatta havailik devresini geçirdikten sonra inanış, görüş, anlayış., tek sözle fikir bakımından bir olgunluğa erişmesini ve inanmayan kişinin inanmasını İsa Peygamber, "ikinci defa doğuş" sözüyle anlatmakta ve "ikinci defa doğmayan meleklik âlemine giremez" demektedir. Bütün İncillerde rastlanan bu fikri, aşağı yukarı Müslümanlıkta ve bilhassa Müslüman sofilerinde de buluyoruz. Sofiler, H. Muhammed'in "ölmeden önce ölün, hesabınız görülmeden hesabınızı görün" dediğini rivayet ederler ki, bu ihtirastan ve maddî hayattan ölmek, ferdiyeti terk etmek ve mânevi hayatta dirilmek demektir. Bu fikir Budha'dan itibaren bütün düşüncelere hâkim olmuştur, diyebiliriz.


B. 3576. İllet-i Ula, ilk sebep, bütün sebeplerin sebebi demektir. Hukema denilen İslâm filozoflarına göre "Akl-ı Kül" dür. Akl-ı Kül, fâil-i muhtar değildir, yani dilediğini yapamaz ve idraki yoktur. "Mucib bizzat" tır, yani yaratıcı kudretin zatının iktizası olan bu faal tecelli, zarurî olarak Nefs-i küllü meydana getirir ve bu faallikle, münfeillikten bütün âlem meydana gelir. Cüz'i illet, her şeyin varlığına sebep olan şeydir ki doğrudan doğruya "İllet-i Ula" nın tecellisinden başka bir şey değildir.


B. 3657. Nefiy bir şeyin varlığının olmadığını, yok olduğunu kati olarak göstermek, ispat da bir şeyin varlığını katî olarak söylemektir. Müslümanlığın esası olan Tanrı birliğini bildiren "La ilahe illallah" - Tanrı'dan başka yoktur tapacak" cümlesinde Tanrı'dan başka vehmedilen ve aslı olmayan bütün yalancı mabutlar nefyedilmekte, tek ve hakiki Tanrı, ispat olunmaktadır. Bu cümledeki "La" nefyi, "İllâ" ispatı gösteren kelimelerdir.


B. 3664. Kur'anın ikinci suresi olan Bakara suresinin 146 inci âyetinde "kendilerine Tevrat ve İncil'i verdiğimiz Yahudiler, Hıristiyanlar, H. Muhammed'i oğullarını tanır gibi tanırlar ve onun hak Peygamber olduğunu bilirler. Fakat onların bir kısmı bildikleri halde hakkı gizlerler" denilmektedir.


B. 3669. Kur'anın 19 uncu suresi olan Meryem suresinde Kur'anda Meryemi an, o vakit yıkanmak için yakınlarından ayrıldıydı da Beyti Makdis'in doğu tarafına gitmişti denilmektedir.


B. 3745. Kur'anın 67 inci suresi olan Mülk suresinin 15 inci âyetinde "Tanrı, öyle bir Tanrı'dır ki yeryüzünü size rametti. Etrafını gezin, dolaşın, yetiştirdiği rızıklardan yiyin. Dönüp gideceğiniz, yine Tanrıdır" denmektedir.


B. 3832. Ebu Hanife, Kûfe'li bir Müslüman âlimdir. Kurduğu mezhebe "Hanefilik", bu mezhebe uyanlara "Hanefî" denir. Asıl adı Numan olan Ebu Hanife, Sünni Alimleri içinde pek şöhret kazanmış ve "İmam-ı Âzam" diye anılagelmiştir, 150 Hicrîde (767) Bağdat’ ta ölmüştür, Şafiî denilen İdris oğlu Muhammed de Sünnî imamlarından olup dört meşhur sünni mezhebinden Şafiîliğin kurucusudur. Hicrî 204 (819-820) de ölmüştür.


B. 3839. Bu beyit meşhur Ebu-al Gîyâs Mugiys-al dir. Husayn-ibn-al Mansur-al Hallâc'ın "Ey inandığım, güvendiğim kişiler, beni öldürün.. Şüphe yok diriliğim ölümümdedir" mealindeki beytinden alınmıştır (Le Dîvân d'Al-Hallaj, Louis Massignon, Paris 1931, S. 33-34), C. I, S. 177, B. 1807-1809 a da bakınız.


B. 3842. Bundan önceki üç beyit Arapçadır.


B. 3849. Ziyadat, Hanefî mezhebinin füruuna, yani inanış kısmına değil de ibadet ve muamelât esaslarına ait bir kitaptır. 189 Hicride (805-806) ölen Muhammed ibn-al Hasan-al Şeybani'nin eseridir. Silsile, Ebu Muhammed - Abdullah-al Cüveynî'nin Şafiî füruuna ait bir eseridir. Bu zat 438 H. de (1046-1047) ölmüştür.


B. 3850. Bir adam, oğlu ile beraber ve bir anda ölse, bunların da birer oğullan kalsa her iki oğul, kendi babalarının miraslarını alırlar; Baba evvel öldü, yahut oğul evvel öldü ise devir lâzım gelir. Yani sonra ölen evvel ölenin mirasını alır, onun mirasçısı da onun mirasına konar. Fıkıh, yani İslâm hukukunda buna "devir" denir.


B. 3852. Hul bir şey karşılığı olarak karıyı boşamaya derler. Mübârat, karıyla kocanın sulh yoluyla birbirlerinden ayrılmalarına denir.


B. 3880. Eski nücum bilgisine göre ikinci kat gökte olan ve çok hızlı döndüğü için "Trio-ok" adı da verilen Utarid zekâ, akıl anlayış silâhı sayılırdı. Edebiyatımızda akıl ve zekâ ile Utarid, hemen daima beraber anılırdı. C. II, S. 148, B. 1598 e de bakınız.


B. 3901-3906. Sofilere göre yaratıcı kudret, önce Akl-ı Kül, Nefs-i Kül olarak tecelli eder. Bunlardan gökler var olmuştur. Göklerin hareketi, unsurları meydana getirmiş, dokuz felekle dört unsur, yani yel, ateş, su ve toprak birleşince, "Mevalîd-i Selâse - Üç çocuk" cemat, nebat ve hayvan meydana gelmiştir. İnsan, hayvanların, yani canlıların en mütekâmilidir. İşte mutlak varlık olan Tanrının, insan mazharına kadar tenezzülüne "devir" derler. Bunu iyice anlatmak için bir de aşağıdan yukarıya doğru çıkalım. İnsan, ana ve baba menisinden meydana gelir. Ananın ve babanın menisi, yedikleri şeylerden, hayvan, nebat ve cemattan vücut bulur. Hayvan, nebat ve cemat, unsurlar âleminden, diğer bir tâbirle madde âleminden var olmuştur. Madde, kuvvetin mütekâsif bir şekilde zuhurudur. Kuvvet mutlaka Varlığın, Tanrı'nın zatî iktizası olan bilgisinden, diğer bir tâbirle zuhura olan meylinden meydana gelmiştir. Bütün varlık, tek ve Mutlak Varlık olan Tanrı'nın bilgisinde taayyün eden "ilmî suretler" in zuhuru olmak bakımından vardır, kendi varlıkları bakımından mevcudat, yok demektir. Devri "Tenasüh" la karıştırmamak lâzımdır. Tenasüh bilhassa ölümden sonra insanın tekrar hayvan, veyahut, nebat, yahut da cemat âlemine dönüşüdür. Halbuki devirde bu yoktur. Bu âlemden göçen ruh, kuvvet âleminde dünyadaki yaptığı işlerin temessülünden meydana gelen bir zevk veya elem muhiti içinde kalır. Eğer tekemmül etmişse tamamıyla kuvvet âlemine geçer ki bu âlem "Melekût-Meleklik" âlemidir. Bundan da ileri geçebilecek bir kabiliyet kazanmışsa Tanrı'nın zatî iktizası olan ilim sıfatına bürünür ve her kâmilden görünür ki Hak ile Hak oluş da budur.


B. 3904. Kuranın 28 inci suresi olan Kasas suresinin 88 inci âyetinde "Tanrıya başka bir tanrı şerik koşup çağırma" Ondan başka bir Tanrı yoktur. Her şey yok olur, ancak onun yüzü, yani hakikati kalır. Hüküm onundur, ve her şey ona döner" denmektedir.


B. 3935. Âdem'in vücudunu yaratınca ona ruhumdan ruh üfürdüm, siz de ona secde edin" (Sure 15, Hicr, âyet 29).


B. 3943. H. Muhammet "Din nasihatten ibarettir. Tanrı için, kitabı için, Peygamberi için, Müslümanların başında bulunan adamlar için ve bütün halk için nasihat" dediği gibi, "Söz budur, bundan ötesi yok: Din nasihatlerden ibarettir" demiştir. (Feyz - al Kadir II, 327-368).


B. 3999-4000. Abdal'ı tarif etmekte ve bu kelimenin bedel kelimesinin cem'i olduğunu izah etmektedir. C. I, S. 26, B. 264 e bakınız.


B. 4002. "İnanmayanlar, sizinle toplu bir halde savaşamazlar. Ancak müstahkem bir hale getirilmiş köylere sığınarak, yahut duvarların ardında durarak savaşabilirler. Kendi aralarında çok yiğiti görünürler. Sen onları toplu sanırsın ama .kalbleri tamamıyla ayrıdır. Her biri bir havadadır onların. Bu da akılsız bir kavim olduklarındandır." (Sure 59, Haşr, âyet 14).


B. 4004. H. Muhammed'in "Savaşlardan önce yiğitlik olamaz" dediği rivayet edilmiştir.


B. 4021. Kur'anın dokuzuncu suresi olan Tevbe suresinin 47 inci âyetinde münafıklar anlatılırken "Sizinle beraber savaşa gitselerdi de kuvvetiniz çoğalmazdı ki. Çoğalan şey ancak aranızda hile ve hıyanet olurdu" denmektedir.


B. 4037. Kur'anın 8 inci suresi olan Enfal'in 48 inci âyetinde "Şeytan onların yaptıklarım kendilerine güzel gösterdi de bugün size kimse galip gelemez, ben de size yardımcıyım dedi. Fakat iki ordu karşılaşınca yüz geri dönüp dedi ki: Ben sizden uzağım, sizin görmediğiniz şeyi görüyorum, Tanrı'dan korkarım ben, Tanrı'nın azabı çok şiddetlidir" denmektedir.


B. 4039. Dokuzuncıı surenin (Tevbe) 40 inci âyetinde Tanrı'nın müminleri, gözlerin görmediği melek orduları ile kuvvetlendiği bildirilir.


B. 4042. Haris, Kureyş ulularındandır, Süraka da Kenane kabilesinin ulusudur.


B. 4060. Tanrı, Şeytan'a hannas yani kirpi gibi başını sokup sinerek gizlenen demiştir. (Sure 115, âyet 5). H. Muhammed de "Şeytan ağzını insanın kalbine kor. İnsan Tanrı'yı andı mı, gizlenir, siner; unuttu mu kalbini yutar" der. (Feyz-al Kadîr II, 354).


B. 4066. Bu mealde bir hadis rivayet edilmiştir.


B. 4079. Böyle bir hadis de rivayet edilmektedir.


B. 4098-4099. Eskiden padişah padişahlığını bildirmek için muayyen vakitlerde davullar döğülür ve merasim yapılırdı. Buna nöbet urmak ve nöbet denirdi.


B. 4098. S. 298, B. 3657 ye bakınız.


B. 4101. Bu beyitte "İsmail'e mensup olanlar" dan maksat cana ve başa kalmayan, varlıklarını fedadan çekinmeyen âşıklardır. Ankaravî, bu beyti yanlış anlamıştır. Fedaileriyle dünyayı kana boyayan İsmaili'leri, Mevlâna'nın hem de böyle överek anmasına imkân yoktur (S. 681).


B. 4103. Verginin yerine karşılık geleceğini bilen malını telef etmekten çekinmez, mealinde bir hadis rivayet edilmiştir.


B. 4116-4121. C. I, S. 347, B. 3493 e bakınız.


B. 4122-4125. 102 inci surede "Yakinen bilseydiniz cehennemi gözünüzle görürdünüz" deniyor (âyet 5-6).


B. 4146.   Feyz-al   Kadîr,  V,  38.


B. 4180-4190.  Yint  "Devir"  den bahsetmektedir.